Bu sabah, pencerenin önündeki koltuğuma oturmuş kahvemi yudumlarken, gökyüzünde süzülen iki martıya takıldı gözlerim.
Bizim buralarda martılar çok görülmez. Hele ki denize kuş uçuşu kırk kilometre mesafedeki bir evin penceresinden…
Ama yağmurlu mevsimlerde, arada bir görünürler. Sanki bir şey olmuş da, onlar da yer değiştirmek zorunda kalmış gibi.
Bir süre izledim.
Sessizce süzülüp geçtiler. O an, aklımdan şunu geçirdim:
Neden buradalar?
Bu kış, özellikle Şubat ve Mart ayında buralara çok fazla yağmur yağdı. Öyle ki, Büyük Menderes nehri kimi yerlerde taştı. Ovanın bizim hizalarımıza gelen yerler bile kimi yağmurdan kimi taşkından sular altında kaldı.
Birkaç hafta önce aydınlık, güzel bir günde atladık arabamıza, yağmurdan etkilenen yerleri görmek için ovaya gitmiştik.
Tarlalar adeta göle dönmüştü.
Toprak, tarlalar bildiğimiz o yeşillikli yüzünü bırakmış; suyun altında bambaşka bir şeye dönüşmüştü. Her yer göl olmuş, adeta denizle birleşmiş gibi bir his uyandırıyordu.
Fotoğraflar çektik.
Suyun üzerinde dolaşan beyaz kuşlar vardı…
Flamingo mu desem, akkuş mu…
Emin olamadım ama buralara ait olmadıkları belliydi. Zira, onları yazları Altınoluğa giderken Ayvalık yakınlarında Akkuşlar mevkindeki tuzlada sürüler halinde görürdük.
Sanki kendi yerlerinden kopmuş, suyun peşinden buralara kadar sürüklenmiş gibiydiler.

O gün, gördüğümüz manzarayı sadece bir doğa olayı gibi değerlendirmiştim. Yağmur yağmış, sular birikmiş, alıştığımız düzen fark ettirmeden yerinden oynamıştı. Hepsi bu…
Ama bu sabah, o iki martıyı izlerken fark ettim ki, o gün gördüğüm şey yalnızca su altında kalmış tarlalar değildi; henüz adını koyamadığım bir kayıptı.
Görünüşte yüzeyde her şey sakindi. Su, tarlaların üzerinde durgun, neredeyse hareketsizdi. Rüzgâr yoktu, dalga yoktu… Sanki doğa olanca şiddetiyle yükünü boşaltmış, yorgun düşmüş, kendi nefesini tutmuş, öyle bekliyordu.
Ama o martıları gördüğüm an, bu sakinliğin altında bir şeylerin saklı olduğunu hissettim.
Görünmeyen, sesi duyulmayan bir hareket…
Belki de bir telâş.
Toprak dediğimiz şey, aslında sadece bir zemin değil.
Altında galeriler var…
Geçitler, yuvalar, saklanma yerleri…
Yılanlar, köstebekler, tarla fareleri…
Solucanlar, böcekler…
Bizim dışarıdan baktığımız o yüzeyin altında, kendi düzeni olan bambaşka bir dünyanın yaşadığını fark ettim. Sessiz, görünmeyen ama son derece canlı bir dünya.
Asıl sarsıcı olan, o görünmeyen dünyanın bir anda suyla dolmasıydı. Hem de hiçbir uyarı vermeden, aniden gelen…
Ben buradan bakınca sadece hoş bir manzara görüyordum…
Ama o an, aşağıda kim bilir kaç hayatın yön değiştirdiğini fark ettim.
Bizler toprağı, üzerinde yürüdüğümüz, bir yüzey olarak görüyoruz.
Üzerine basılan, sürülen, ekilen hatta binalar dikilen bir zemin…
Sanırım en büyük yanılgımız da burada başlıyor…
O an anladım ki, toprak, yaşayan bir şey.
Nefes alan, kendi içinde yerleşik hayatlar taşıyan, sürekli dönüşen, sürekli üreten, çalışan bir yapı…
Biz onu durağan görsek de, fark etmesek de, altındaki hareket muhtemelen hiç durmuyor.
Bir solucan toprağı havalandırıyor.
Bir köstebek yeni bir tünel açıyor.
Milyonlarca mikro canlı, gözle göremediğimiz bir düzen içinde çalışıyor.
Toprak, sadece bitki yetiştirmiyor, kendi içinde farklı yaşamlar üretip barındırıyor.
Ve o yaşamın, üzerini kapatan suyla birlikte kesintiye uğradığını hissediyorum. Toprağın gözenekleri suyla dolduğunda, nefesinin kesildiğini…
Belki de o sessiz dünya, şu anda yavaş yavaş susuyor.
Biz göremeden,
Biz yukarıda “yağmur bereket getirdi” derken,
Aşağıda başka bir hikâye yazılıyor.
Belki kaçabilenler olmuştur.
Toprağın içine dolan suyu önceden hissedip yüzeye çıkanlar, daha yüksek yerlere sığınanlar,
Yeni bir yuva bulanlar, hayatına başka bir noktadan devam edenler,
Daha yüzeye yakın, hava alabilecek boşluklarda tutunmaya çalışanlar,
Hayatla ölüm arasındaki o ince çizgide, sessizce direnenler…
Umarım çoğu, su çekilene kadar dayanabilmiştir.
Ama eminim ki kaçamayanlar da vardır.
Daha derinde olanlar,
Kış uykusunda, hareketsiz olanlar…
Ne yazık ki bu durum onlar için elim bir son olmuştur.
Toprak suyla dolduğunda, sadece yuvalar değil, nefesler de kapanmıştır.
Bir süre sonra sular çekilir.
Yukarıdan bakıldığında, her şey yine eski haline dönmüş gibidir.
Toprak kurur, yüzey kimi yerde yeniden yeşerir, kimi yerde sertleşir,
İnsanlar gelir, yeniden eker, yeniden sürerler…
Ama aslında artık hiçbir şey tam olarak eskisi gibi değildir.
Bir kısmı eksilmiştir.
Bir kısmı yer değiştirmiştir.
Bir kısmıysa yeniden başlamak zorunda kalmıştır.
Her şeye rağmen hayat durmaz. Yine de devam eder.
Sağ kalanlar çoğalır,
Boşalan yerlere yenileri gelir.
Toprak, yavaş yavaş kendi düzenini yeniden kurar.
Belki bir mevsim…
Belki birkaç yıl…
Önünde sonunda, o görünmeyen dünya yeniden nefes almaya başlar.
Bizler toprağa basar, yürümeye devam ederiz…
Altında taşıdığı hayatla birlikte nefes almakta olduğunun farkına bile varmadan.
Kalın sağlıcakla.
Mustafa Haluk Saran

Eline sağlık
Çok içten şiirsel bir dille anlatılan doğa olayı, yazınızı çok beğendim beni çocukluğumdaki yağmurlu günlere götürdü köyde çifcilik yaparak büyüyen birisi olarak anlatımınızdan etkilendim. Yağmur sonrası toprağın kokusunu hissettim.
Arkadaşım yaşamı, doğayı , olayları çok güzel gözlemlemiş ve yorumlamışsın. Bugün yaşam alanı dediğimiz topraklar geçmişte deniz tabanı değil miydi? Yaşam ve doğa bir döngü bizde gelip giden martılar gibiyiz.
Selamlar ve Sevgiler
Duygusal bir yazı olmus
Emeğinize sağlık 🙏🙏