Geçtiğimiz hafta sonu, “tarihte bu aralar neler olmuş” diye dolaşırken gözüme takıldı. Soyadı Kanunu’nun yürürlüğe girdiği günlerdeymişiz.
Soyadı kavramı bugün hepimize o kadar doğal geliyor ki… Kimlikte adınızın yanında bir de soyadınızın yazılması, bankada işlem yaparken, hastanede kayıt açtırırken, tapuda bir imza atarken son derece doğal; kimsenin şaşırmadığı bir düzen. Soyadsızlık diye bir kavram kimsenin aklının ucundan bile geçmiyor. Ama şöyle bir düşününce, “doğal” gördüğümüz bu şeyin arkasında aslında çok büyük, köklü bir dönüşüm var.
Kısa bir hatırlatma:
Türkiye’de Soyadı Kanunu’nun oluşmasında ‘kabul’ – ‘yayımlanma’ – ‘yürürlük’ olmak üzere üç ayrı “kilit tarih” vardır. Bu nedenle sosyal medyada çoğu zaman bu tarihlerden herhangi biri öne çıkarılıyor.
Hukukçular ve tarih meraklılarının çok iyi bildiği üzere;
- Kanun 21 Haziran 1934 – TBMM’de 2525 numara ile kabul edildi.
- 2 Temmuz 1934 – 2741 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanıp, ilan edildi.
- Kanun metnindeki “neşrinden 6 ay sonra yürürlüğe girer” hükmü gereğince 2 Ocak 1935 tarihinde yürürlüğe girdi. [1]
Neden İhtiyaç Duyulmuş?
O döneme kadar insanlar çoğu zaman “lâkapla”, “baba adıyla”, “memleket adıyla”, “unvanla” anılıyordu. Bir mahallede aynı isimden üç kişi çıkınca, resmî işlerde karışıklık kaçınılmazdı. Devlet açısından mesele nettir: kayıtların düzenlenmesi, işlemlerin güvenilirliği ve karışıklığın önlenmesi.
Soyadları dünyanın tek bir yerinde birdenbire ortaya çıkmış değildir; farklı toplumlarda aynı ihtiyaçtan (ayırt etme, miras, vergi, kayıt) doğmuştur. Bazı yerlerde çok erken dönemlerden beri kalıtsal aile adları varken, asıl yaygınlaşma ve standartlaşma modern nüfus kayıtlarıyla geldi. Örneğin Hollanda’da 1811’de, İsveç’te 1901’de, Japonya’da ise 1875’te soyadı kullanımı devlet eliyle zorunlu / kurallı hale getirildi. [2]
Türkiye’nin 1934’te Soyadı Kanunu’nu çıkarıp 1935’te yürürlüğe koyması, Batı Avrupa’nın en erken örneklerinden sonra gelse de, 19. ve 20. yüzyılda hızlanan ‘modern kayıt devleti’ dalgasıyla genel olarak uyumluydu. [3]
Kanun yürürlüğe girince iş, kâğıt üzerinde çok basitti: herkes bir soyadı seçecek, nüfusa kaydedilecekti. Ama hayatın içinde işler bu kadar ‘basit’ ilerlemedi tabii. O günlerin Ankara’sını, Türkiye’sini gözünüzün önüne getirin: sokak sokak dolaşan memurlar, kapıdan kapıya sorulan sorular, kahvelerde dönen ‘ne olsun’ muhabbetleri… Bazı soyadları eski bir lâkabın üstüne oturdu, bazıları memleketten çıktı, bazıları meslekten. Yani aynı kanun, her evde ayrı bir küçük hikâye yazdı.
Bu iş bazı evlerde bir iki dakikalık bir seçimdir: ‘Şu olsun… yok bu olsun…’ deyip yazdırır, geçersiniz. Bizde öyle olmadı.
Bizim soyadımız sözle değil, emekle doğdu
Dedem Mustafa…
Ailede, çevresinde herkes ona “Musta’fendi” diye hitap edermiş.
Dedemin işi de, o günün şartlarında, bugün “elektronik” dediğimiz dünyanın epey erken bir hali; dönemin haberleşme cihazlarının (telgraf) bakım-onarımı imiş.
Dedem Ankara’da, o dönemin Emniyet teşkilatının telgrafhanesinde çalışırmış. Ama hemen gözlerde canlanan o “maniple başında tık tık ta tık” telgrafçılar gibi değil, atölye tarafında. Arızalanan cihazlar gelir, sökülür, ölçülür, onarılır, düzeltilir, ayarı yapılır, denenir, temizlenir, gönderilir. Rivayet odur ki, bazı arızalı cihazlar “cephe” tarafından da gelir; tamir edilip tekrar hizmete dönermiş. Dedemin hikâyesinde “cephe” yoktur ama işin tam kalbinde bir şey vardır: yurt sathında haberleşmenin sürekliliğini sağlamak.
İşte Soyadı Kanunu’nun yürürlüğe girdiği o günlerde, memurlar soyadı verme işini başlatmış. Kimi ev ev dolaşmış, kimi işyerlerine gitmiş. Ailenin en büyüğü olması nedeniyle bu iş dedeme düşmüş, memurlar onu işyerinde, masasının başında çalışırken bulmuşlar. İşte bizde nesilden nesile anlatılan sahne:
Dedem masasının başında oturmuş, pür dikkat kesilmiş. Masanın üzerinde bir telgraf cihazı… Bir bobin… Birkaç alet, edevat. Tel sarıyor. Hani şu bir nüve üzerine tel düzgün sarılacak, sıkı olacak, kısa devre olmayacak, düzenli olacak. “Sarmak” dediğiniz bu iş, aslında büyük sabır gerektiren bir iştir. Teller dağılmayacak, karışmayacak, kopmayacak. Yoksa cihaz gerektiği gibi çalışmaz.
Memur atölye kapısından içeri girer, selamlaşılır, ortadan bir hâl hatır sorulur.
Sonra o cümle gelir:
“Söyle bakalım Musta’fendi, senin soyadın ne olsun?”
Dedem de memura dönmüş, şöyle demiş:
“Bak Dostum…
(Elindeki bobini hafifçe uzatıp göstererek)
Ben her gün sabahtan akşama bunları sarıyorum.
Haydi bizim soyadımız da ‘SARAN’ olsun.”
Ve olmuş.
Ben bu anıyı her düşündüğümde; soyadımızın sadece bir kelime seçimi değil; onurlu bir emeğin adlandırılması olduğunu hissederim.

İşte o masa, bu masa…
Soyadımızın doğduğu masa.
Evet, şu yukarıda gördüğünüz masa; işte o masa. Soyadımızın verildiği, en az yüz yıllık, o yılların Ankara’sını görmüş masa.
Rivayet olunur ki; dedem emekli olmaya yakın zamanlarda eski ofis mobilyaları hurdaya çıkarılmış, yeni mobilyalar gelmiş. Dedem de hatırası var deyip hurda parasını ödemiş, masayı çalışma masası olarak kullanmak üzere evine getirmiş.
Babam çocukken elinde bir el feneri ile masanın ayak sokulan kısmına girer, boşluğu bir perde ile kapatır, babaanneme, dedeme, misafirlere kendince Karagöz oynatırmış, hep beraber gülerlermiş. İlerleyen yıllarda; dedemin vefatından sonra babam o sıralar bugünkü adı Gazi Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi olan Erkek Yüksek Teknik Öğretmen Okulunun, Elektrik – Elektronik Bölümüne girmiş ve bu masa da doğal olarak onun çalışma masası olmuş.
Masa daha sonra evimizin “alet edevat masası” olmuş, biraz atıl kalmış. Annem de üzerine saksılar doldurup üstünün boş kalmasına izin vermemiş. Suladıkça üzerinin o güzelim ceviz kaplaması şişmiş, çatlamış, dağılmış.
Derken masa en büyük toruna; yani bana geçti. Antika meraklısı eşim Buket, masayı bir antika mobilya tamircisine götürdü; orijinal ruhuna sadık kalacak biçimde güzelce tamir ettirip yeniden hayata döndürdü. Ne yazık ki ceviz kaplama kurtarılamadı; görünümü bozmayacak şekilde üstü yapay deriyle kaplandı. Bugün bu masa, otuz yıldır evimizin içinde; severek, kıymet vererek, hatta onur duyarak kullandığımız bir eşyamızdır.
Hikâye özetle böyle.
Ayrı bir yazı konusu olabilir; fazla uzatmayacağım. Ama şu kadarını söyleyebilirim: Bazı eşyalar evde yer kaplar, eskir, atılır; bazıları evin hafızasına dönüşür. Bu masa, benim gözümde artık sadece bir mobilya değil; o Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişimizin ve günümüze kadar geçen zamanın sessiz tanığı. Soyadımın doğduğu anı taşıyor.
Bugünden bakınca
Bugün “soyadı” dediğimiz şey, çoğumuz için sadece kimlikteki ikinci kelime. Oysa bazı ailelerde soyadı, gerçekten bir karakteri temsil ediyor. Bizde “Saran”, kelime anlamıyla zaten çok şey söylüyor ama benim için asıl anlamı şu: Bir şeyleri bir arada tutmak. Devam ettirmek. Onarmak.
Dedem tel sararmış… Babam elektrik/elektronik tarafında yetişmiş… Ben elektronik ve haberleşme mühendisliği okumuşum… İnsanın başına böyle bir zincir gelince, “tesadüf” demeye dili varmıyor. Bazen bir ailede meslek, sadece iş değildir; bir tür damar gibi kuşaktan kuşağa akar.
Soyadı Kanunu’nun yürürlüğe girişinin bu yüzden bende özel bir yeri var.
Resmî bir metin diye görüp geçemiyorum artık.
Çünkü biliyorum ki her evde, her dükkânda, her masada onun bir hikâyeye dönüşmüş hali vardır.
Bizim hikâyemizde de işte bunlar var:
Bir masa. Bir bobin. Bir cümle; “Söyle bakalım Musta’fendi…”
Kalın Sağlıcakla.
Geçmişe bir selâm, bugüne bir tebessüm bırakarak…
Mustafa Haluk Saran
05.01.2026 – Aydın
Kaynaklar
[1] Soyadı Kanunu Kanun No: 2525, Resmî Gazete
[2] Wikipedia – List of Dutch family names
[3] Wikipedi – Soyadı Kanunu (Tr), Wikipedia – Surname Law (Turkey) (En)

Mustafa Bey
Soyadı Kanun idi yazı ama beni çocukluğuma, Mamaktaki Gecekınduya, Rahmetliklere Özelliklede dedeme götürdü
Çok teşekkür ederim
Çok teşekkür ederim
Hatıra, zaman zaman hatıra getirilen ve duygulandıran bir anı demektir.
Nesilden nesile zaman geçtikçe, bu ‘değerli’ duygu yavaş yavaş erimeye ve kaçınılmaz bir son olarak da kaybolmaya yüztutar.
Söz uçar yazı kalır ya, sonralarda antika durumuna düşecek bu eser de ailenin sonraki kuşakları için değerli bir ‘duygu kaydı’ olarak kalacaktır…
elinize sağlık çok keyifle okudum 👏👏
Haluk harika bir konuya değinmişsin.
Bir masayı anlatırken koskoca bir soyağacını, bir mesleğin damardan damara yürüyüşünü, Cumhuriyet’in bir kanun maddesini evin içindeki bir hafızaya dönüştürmüşsün.
En çok da şurası hoşuma gitti.
Eşya eskimiyor, hikaye derinleşiyor.
Bu yazıda masa sadece masa değil emek, devamlılık ve onarım ahlakı. SARAN soyadı kağıt üzerinde bir kelimeyken, metinde bir fiile dönüşmüş. Tutmak, birleştirmek, iyileştirmek. Tesadüf değil, kader romantizmi hiç değil, düpedüz hafıza bilinci.
Kısacası Haluk, geçmişe nostaljiyle değil, sorumlulukla bakmışsın.
Bende bu yazıyı okuduğumda ister istemez kendi soyadımın anlamını sorguladım ve kendime dedim ki.
Biz neyi taşıyoruz, neyi devredeceğiz?
Güzel yazı değil sadece, yerli yerinde, köklü ve tok bir metin.
Kalemin dert görmesin.
Çok beğendim. Elinize, emeğinize sağlık. Hem “soyadı”nın hayatımıza girmesinin yarattığı sosyal değişimden bahis etmişsiniz, hem de bir masa ile ailenizin en azından yakın köklerine inmişsiniz. Aslında bir soyadı eklenmesinin yarattığı ne çok hikayeler vardır. Keşke hepsini bilebilsek. İlk siz dokunmuşsunuz, umarım devamı gelir.
Yine harika bir yazı, soyadınızın hikayesini arka fonda ülkemizin panoramasıyla aile soyağıcıyla harmanlayıp keyifli bir yazı yazmışsınız. Teşekkürler. Elinize sağlık. Dededen gelen, babanızla devam eden bir elektronik merakı ve sizin mesleğiniz. Ne şanslısınız. Ülkemizde eğitim sisteminin aksaklığı yüzünden sevdiği mesleği sevemeyen binlerce insanı düşünürsek. Masaya da bayıldım bu arada. Buket hanıma da bravo. Masayı hayata döndürtmüş. Esenlikle.