Merhaba Dostlar.
Yıl 2012, yer Ankara. Evden çıkmışım, Esat Caddesi boyunca Kocatepe’ye, oradan Kızılay’a yürüyeceğim. Yanımda kimse yok ama kafamın içinde öylesine acayip bir sohbet başlatmışım ki sormayın gitsin.
Kendi kendime bir şey soruyorum, yine kendim cevap veriyorum. Verdiğim cevaba kendim itiraz ediyorum, sonra o itiraza da bir karşı cevabım oluyor. Hem konuşan benim hem dinleyen. Üstelik karşımdakinin sözünü kesmek de sonuna kadar serbest.
Derken, ne yapmakta olduğumun farkına varıyorum. Şu an ciddi ciddi bir şeyler düşünüyorum. Bunu da içimden kendi kendimle konuşarak yapıyorum. Kendi sesimle, bildiğim kelimelerle. Ağzımı açmıyorum, kimse duymuyor, ama içeride sohbet bütün hızıyla sürüyor.
“Konuşuyorum, o hâlde varım!” diyorum yine kendi kendime hafiften sırıtarak; aman aramızda kalsın, Descartes duymasın.
Peki, düşünmek denilen şey bu mu? Kendi içimizden konuşmak mı?
O gün bu soruyu daha sonra bir boş zamanımda irdelemek üzere telefonuma ses kaydı olarak bırakmışım. Yıllar sonra, bilgisayarımı kurcalarken karşıma çıktı bu kayıt. Dinledim, biraz uğraşarak metne dönüştürdüm. Okuyunca gördüm ki oldukça iddialı yerlere varmışım meğer. “Dil, düşüncenin aracıdır” demişim meselâ. Hatta bununla da kalmamış, “Dil olmadan düşünce olmaz” diyebileceğimizi bile söylemişim. Az daha uğraşsaymışım, neredeyse zihnimdeki akışı gözlemleyerek bütün ‘düşünce’ meselesini oracıkta çözüverecekmişim.
İnsan kendi kendisiyle tartışırken karşı tarafı ikna etmesi de kolay oluyor (genelde). Ama o kayıtta beni hâlâ düşündüren başka bir soru daha vardı: “Peki, hayvanlar nasıl düşünüyor?”
O zamanlar kedimiz Batik hayattaydı. Bebekliğinden beri bizimleydi. Öyle düşünceli bakardı ki, bazen bir şey söyleyecek de uygun kelimeleri arıyor sanırdım. Bana bakar, ince sesiyle “Miyavv” derdi. Ben de ona bakardım ama bir şey demezdim, sadece kafamı sallardım onaylar gibi. Bunun üzerine bir daha, bu kez biraz daha ısrarlı: “Maavv!” Sanki bir sohbet açmaya çalışıyor da ben onu kâle almıyormuşum gibi, benim de bir karşılık vermemi beklerdi.
Bir geceyi hiç unutamam. Ankara’daki evimiz yarım kat dubleks idi. Yatak odasıyla banyo üst taraftaydı. Ben erken yatmışım, Buket aşağıda, oturma odasında televizyon seyrediyordu.
Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Batik yatağa zıpladı. Her zamanki gibi ayak ucuma kıvrılıp yatacak diye bekliyorum. Ama yatmıyor. Mavlayarak ayaklarımın üzerinde dolanıyor. Aldırmıyorum. Ben aldırmadıkça o ilerliyor; sonunda burnumun dibine kadar geldi.
“Ne var be?” diye doğrulup başucu lambasını yaktım.
Yere atladı, kapıya yöneldi. Bana bakıp mavlamayı sürdürüyordu. “Dur yaau, bi şey var, bu beni çağırıyor galiba” diye kalktım. Merdiven başında durup bekledi. Ben yaklaşınca ilerledi. Beni böyle böyle oturma odasına, televizyonun karşısına kadar götürdü.
Baktım, Buket kanepede kıvrılmış, uyuyakalmış.
Batik bir ona, bir bana baktı. Sonra bu kez sonuna soru işareti koyar gibi sesini de incelterek sordu yine: “Maauv?”
“Haaa,” dedim. “Her gün senin yanında yatarken bu akşam neden burada uyuyor, onu mu soruyorsun?”
Ben öyle anladım. Batik’in ne düşündüğünü, hatta düşüncesinin nasıl bir şey olduğunu bilemem. Ama beni uyandırıp oraya götürmesinde bir anlam aramamak da elde değildi.
Ben içimden konuşurken Türkçe konuşuyorum tabii. Başkaları da bildikleri dillerde yapıyordur sohbetlerini. Eee, biraz daha ileri gidersek, Batik de kendi kendine Miyavca konuşuyor olamaz mı? O eski kayıtta bunu da söylemişim. Bizim içimizden konuşmamızın onlardaki karşılığını böyle hayal etmişim.
Bugün internetten araştırınca kediler üzerine ilginç bir deneye rastladım. Sahiplerinin sesini hoparlörlerden dinletiyorlar. Aynı ses, kısa süre içinde beklenmedik başka bir yerden geldiğinde, kediler daha fazla şaşkınlık gösteriyor. Araştırmacılar bunu, kedilerin görmedikleri sahiplerinin nerede bulunduğuna ilişkin zihinsel bir temsil kurabildikleri yönünde yorumluyor.
Batik’in o gece aklından ne geçtiğini bu deneyden öğrenemiyorum. İçinden “Mavv mırrr” diye konuşup konuşmadığını da. Ama kedilerin görmedikleri birinin nerede olduğuna dair bir beklenti kurabilmesi bile başlı başına ilginç bir durum.
Bugün WhatsApp gruplarından birinde İtalya’dan bir köy manzarası düştü önüme. Fotoğraf beni içine çekti. Kendimi Orta Çağ’dan kalma yollarda, birkaç yüzyıllık taş evlerin arasında dolaşırken buldum. Zihnimde ne bir ses ne de bir söz vardı. Sadece o köydeydim.
Biliyor musunuz, ben fotoğraf çekerken hep kendimle konuşurum. Hem de çoğu zaman sesli sesli. “Biraz daha sağdan… Az daha… Hah, tamam. Şimdi biraz yaklaştır…” Kadrajı ayarlarken elinde megafonla seslenen yönetmen gibi kendime talimatlar veririm. Ama neyi çekeceğimi görmem, fotoğrafın nasıl olmasını istediğimi sezmem için her zaman cümle kurmam da gerekmiyor.
Bir fotoğrafa bakarken de gördüğüm her şeyi kelimelere çevirmiyorum. Sonradan anlatmam gerekirse de bazen anlatabiliyorum, bazen de “Amaan, bak işte, şurası…” deyip geçiştiriyorum.
Bir şeyi sonradan kelimelerle anlatabilmem, onu en baştan kelimelerle düşündüğümü gösterir mi?
Dil ve hesaplama üzerine bir çalışmada, beyin hasarı nedeniyle cümle kurmakta ve anlamakta ağır güçlük yaşayan üç kişinin matematik işlemlerini hâlâ yapabildiklerini okudum. Üstelik yalnızca ikiyle ikiyi toplamak değil, parantezli işlemleri çözmek de buna dahildi. Bu kişiler daha önce dil öğrenmişti elbette; yine de dil becerisiyle, hesap yapabilmenin birbirinden bu kadar ayrılabilmesi düşündürücüydü.
Ben 2012’de “Dil olmadan düşünce olmaz” derken hesabı biraz çabuk kapatmışım galiba.
Geçenlerde sosyal medyada doğuştan sağır insanların nasıl düşündüğü tartışılıyordu. Kelimelerle mi, yazıyla mı, işaretlerle mi?
İşaret dili bilen birinin bu dille düşünebileceğini söyledim. Ben içimden konuşuyorsam, o da zihninden işaretlerle konuşabilir diye düşündüm. İçsel işaret dili üzerine yapılmış bir araştırmada da işaret dili kullanan sağır kişilerin, ellerini hareket ettirmeden cümleleri zihinlerinde işaret diliyle geçirmeleri incelenmiş.
Her sağır insanın işaret dilini bildiğini de herkesin zihninde aynı şeylerin olup bittiğini de varsayamam. Ama benim dil deyince aklıma hep ses geliyormuş meğer. İşaret dilini düşününce fark ettim bunu. İşaret dili de bir dil tabii ki. Benim o fotoğrafa bakarken zihnimde dolaştığım köyde ise ne işaret vardı ne de kelime. Şimdi buna da ‘düşünmek’ demeyeceksem ne diyecektim? Sanırım içimden konuşmak, düşünmenin yollarından biriydi.
2012’de Esat Caddesi’nde yürüyen hâlime bugün “Acele etme. Biraz yavaş ol.” diyesim geliyor. “Kafanın içinde konuştuğunu fark ettin diye bütün düşünce sisteminin nasıl çalıştığını bulmuş olduğunu mu sanıyorsun?”
Batik’in “Maauv?”unu da unutmadım. O gece sorunun ne olduğunu gerçekten anlamış mıydım, yoksa kendi cümlelerimi onun seslenişine mi yerleştirmiştim? Bütün bildiğim, beni yatağımdan kaldırıp Buket’in yanına götürdüğüydü.
Batik ömrü boyunca tek kelime Türkçe konuşmadı. Biz de ona arada bir “miyav” demekten öteye geçemedik.
Birbirimizi anladık mı?
Sanırım evet. Anladık.
Vesselam.
Mustafa Haluk Saran – 21.10.2026
Merak edenler için:
- İçsel işaret dili: McGuire ve arkadaşları (1997). Neural correlates of thinking in sign language
- Dil ve hesaplama: Varley ve arkadaşları (2005). Agrammatic but numerate
- Genel okuma — dil ve düşünce: Fedorenko ve arkadaşları (2024). Language is primarily a tool for communication rather than thought
- Kediler ve sahibinin konumu: Takagi ve arkadaşları (2021). Socio-spatial cognition in cats: Mentally mapping owner’s location from voice
