Bu Havada Gidilmez

27 Ağustos 2021 sabahı erkenden kalkmışım.
Ankara’da, Çiğdem Mahallesi’nde annemin evindeyim. Onuncu kat. Pencerenin önünde oturmuş, bir yandan Ankara’yı seyrediyor, bir yandan da elimdeki telefonla oyalanıyorum.

Buket iki gün önce kalp ameliyatı olmuş. Bildiğim kadarıyla her şey yolunda ama henüz taburcu olmasını beklemiyoruz.

Saat dokuz sularında telefon çaldı. Arayan, Buket’in ameliyatını yapan doktor idi.
“Haluk Bey, eşinizle ilgili acil bir durum gelişti. Ameliyathane ortamında müdahale etmek zorunda kaldık” dedi.

Ne olmuştu?
Nasıl olmuştu?
Buket şimdi nasıldı?

Bunların hiçbirinin cevabını alamadım. Doktor, ayrıntılı bilgiyi profesörün vereceğini, saat beşten sonra hastaneye gelmemi söyledi.
Telefon kapandı.

Zaman, birdenbire akmaz olmuştu. Oysa her şey aylar önce, basit görünen bir şikâyet ile başlamıştı. Buket uzun zamandır nefes darlığı çekiyordu. Göğüs hastalıklarında yapılan tetkiklerde bunu açıklayacak bir sorun bulunamadı. Son gittiğimiz doktor eski filmleri de karşılaştırınca kalpte bir büyüme olabileceğinden şüphelendi ve bizi kardiyolojiye yönlendirdi.

Kardiyoloji incelemeleri sonunda sorun ortaya çıktı. Mitral kapakçık sorunluymuş. Ameliyat gerekiyormuş.

Kolay kabullenilecek bir karar değildi bu elbette. Araştırdık, başka bir yolu var mı diye sorduk, soruşturduk, doktorlarla görüştük. Ama sonuç değişmiyordu: Ameliyat gerekiyordu. Sonunda biz de bunu kabullenip hazırlıklara başladık.

Yoğun bir araştırma süreci sonunda Ankara’daki Başkent Üniversitesi Hastanesi ile bağlantıya geçtik. Buket’in ise ameliyattan çok estetik kaygısı vardı. Bu nedenle ameliyat, sağ taraftan girilerek daha küçük bir kesikle yapıldı. 25 Ağustos 2021’de mitral kapakçığı değiştirildi. Ciddi bir ameliyattı ama nihayet bitmişti.
Biz ise en zor kısmın artık geride kaldığını sanıyorduk.
Meğer kalmamış.

27 Ağustos sabahı yoğun bakım viziti sırasında Buket bir şeylerin ters gittiğini hissetmiş; kendinden geçerken ameliyatını yapan doktorla göz göze gelmiş. Sonrasına ilişkin hatırladıkları çok parçalı.

Ben de o sabah bunların hiçbirini bilmiyordum. Akşama doğru saat beş civarında hastanedeydim. Bekledim.

Profesör başka bir ciddi kalp ameliyatındaymış. Saat yediye doğru gelebildi. Karşıma geçti. Her zamankinden daha ciddi, hatta biraz çekingen gibiydi. Önce diğer doktorun bana bilgi verip vermediğini sordu. “Beni size gönderdi,” dedim. “Bilgiyi siz verecekmişsiniz.”

Anlatmaya başladı.
Ameliyattan sonra kalp ritmini izlemek ve gerektiğinde düzenlemek amacıyla geçici bir kalp pili takılmış. Kalple temas eden algılayıcı kısmı kalp atışlarından dolayı kalp duvarını zedelemiş, kalp ile kalp zarı arasında iç kanamaya yol açmış.

Durum çok acilmiş. İlk ameliyat Buket’in talebiyle yandan yapılmış olmasına rağmen bu kez göğsünü açarak müdahale etmek zorunda kalmışlar. “Onayınızı almaya zamanımız yoktu,” dedi doktor. Ardından bir an durakladı ve devam etti:
“Kalbi durdu.”
Ne kadar süre durduğunu söylemedi.

Kalbin durması sırasında beynin yeterince kanlanmamış olabileceğini, bir hasar oluşup oluşmadığını henüz bilmediklerini anlattı.
“Yarın sabah gelin, birlikte yoğun bakıma gireriz. Durumu ancak o zaman anlayabiliriz” dedi.

Çıktım. Gözüm kararıyordu. Sanki her şey gidip gidip geliyordu. Kafam karma karışık halde eve döndüm.
Buket yoğun bakımdaydı. Durum çok kritikti. Uyutuluyordu ve benim beklemekten başka yapabileceğim hiçbir şey yoktu.

Kardeşlerinden biri aradı, sordu: “Ablam nasıl?”
Anlattım.

Sonra haber yayıldı. Biri arıyor, kapatıyor, öteki arıyor. Herkes telaşlı, herkes öfkeli. Doktorlara kızıyorlar, bağırıyorlar, söyleniyorlar.
Elbette bana bağırmıyorlardı ama o öfkeyi duyan, yaşayan bendim.
Ben zaten kendi kafamın içindekilerle baş edemiyordum; bir de onları sakinleştirecek durumda değildim. Sonunda dayanamadım.
“Yeter be!” diye bağırdım.

Telefonları böylece susturdum. Biraz nefes alayım, kafam dağılsın diye sabah oturduğum pencerenin yanındaki koltuğa çöktüm.

Ankara’nın üzerine akşam iniyordu. Sabah da aynı yerdeydim. Yine elimde telefon vardı. Ama sabah burada oturan başka bir adamdı sanki.

Kafamın içinde düşünceler koşturup duruyordu. Hiçbiri bir yere varmıyor, hiçbiri kalıcı olmuyor. Biri gidiyor, öteki geliyor, daha onu tamamlayamadan bir başkası araya giriyordu.

Telefonun ekranını amaçsızca kaydırmaya başladım.
Instagram’dayım. Kimin sayfasındayım, hangi paylaşımdayım, farkında bile değilim.

Sonra telefonun içinden bir melodi yükseldi: “Beni bırakıp gitme bir yere…”
Dondum kaldım. Elimi kıpırdatamıyordum. Manuş Baba söylüyordu: “Bu Havada Gidilmez.”
O gece sabaha kadar o şarkı kulağımdan çıkmadı.


Ertesi sabah hastanedeydim.

Profesörün odasına gittim. “Hadi,” dedi. “Gidelim bakalım.”
Yoğun bakıma giriş hazırlıkları yapıldı. Önlükler giyildi, gerekli işlemlerden geçtik. Doktor önde, ben arkasında yürüyordum.
“Bir belirti vermesini bekliyoruz” dedi.

Buket’in bulunduğu bölmeye yaklaştık. Gözleri hafif aralık. Baktı, beni gördü.
Çok bitkin görünüyordu. Konuşacak durumda değildi.
Ama hafifçe gülümsedi.

Doktor heyecanla: “Hah, tamam, çok iyi. Atlatmışız!” dedi.


Aradan yaklaşık altı hafta geçti. Buket’in hastane macerası bitmemiş, kasığındaki lenf damarı sorunu nedeniyle birkaç kez daha hastaneye yatmak zorunda kalmıştı. Ekim başında yine hastanedeydik. Ama bu kez haberler iyiydi. Pazartesi taburcu edilecekti.

9 Ekim Cumartesi sabahı Ankara masmavi, pırıl pırıl, ılık bir güne uyanmıştı. Öğlene doğru evden çıktım. Aydınlılar Derneği’ne uğrayıp yeni açılan Zeybek Kursu’na katılacaktım, biraz Harmandalı oynayıp kafamı dağıtacaktım.

Otobüs durağına kadar yüz metre kadar, üstelik hafif yokuş aşağı koştum. Uzun zamandır koşmadığım için nefes nefese kalmamı ve göğsümde başlayan hafif ağrıyı buna yordum.

Dernekte çalışma başlayınca bir tuhaflık olduğunu anladım. Çöküp kalkmakta, dengemi korumakta zorlanıyor; terden sırılsıklam oluyordum.

Ara verince eğitmenimiz Halil Efe’den izin alıp ayrıldım. Bacaklarım titriyor, göğsümdeki ağrı da geçmiyordu. Yine de Kızılay’da biraz dolandım. Hatta Dost Kitabevi’ne girip kitapların arasında gezindim. Ama keyfim gittikçe kaçıyordu.

Eve vardığımda dinlenirken sorun yok gibiydi; ama hareket ettiğim anda göğsümdeki ağrı yeniden kendini belli ediyordu.

“Yorgunluktandır. Uyuyunca geçer” dedim kendi kendime. Yattım. Ertesi gün öğleden sonra evin içinde hareket ederken ağrı birden şiddetlendi; bu kez baş ağrısı, nefes darlığı ve göz kararması da eşlik ediyordu.

“Ne oluyor bana?” diye aklımdan geçirirken, daha önce kalp krizi geçirmiş arkadaşlarımın anlattıkları geldi aklıma. Telefonu aldım. Google’a “kalp krizi” yazdım. Belirtiler birer birer bende de vardı. Kolumdaki uyuşma yukarı ilerliyor, bilincimin bulanıklaştığını hissediyordum. Telefonumun şifresini kaldırdım; bana bir şey olursa, hiç değilse yakınlarıma ulaşabilsinler.

112’yi aradım. Biraz sonra konuşamayabilirim diye adımı, durumumu ve adresi olabildiğince açık anlattım; konuşmamın peltekleşmeye başladığını da fark ediyordum.

Sonra kendimi sırtüstü yatağa bıraktım.

Annem yardım istemek için komşuya gitmişti. Ben de yatakta, çaresizce dönmesini bekliyordum. Meğer o sırada yan komşuyla benim rahatsızlığımı konuşuyormuş. Neyse ki yaklaşık on dakika sonra sağlık ekibi geldi. Tansiyon, nabız, kısa bir değerlendirme…

Sonra: “Ambulansta bir EKG çekelim.” dediler.
Onuncu kattaydık. Asansöre kadar yürüyüp yürüyemeyeceğimi sordular. “Yürürüm.” dedim.

Ambulansta EKG çekildi. Doktor ekrana bakınca bir anda hava değişti: “Hemen kapıları kapatın. Gidiyoruz!”

Gazi Üniversitesi Hastanesi Acil Servisi’ne götürüldüm ve kırmızı bölgeye alındım. Damar yolu, kan örnekleri, tetkikler. Arı kovanı gibi bir koşuşturmaca. Kardiyoloji doktoru geceyi hastanede geçirebileceğimi, ertesi gün anjiyo gerekebileceğini söyleyince panikledim. Ama kendim için değil. Buket ertesi gün taburcu olacaktı; gidip onu ben alacaktım. Oysa şimdi de ben hastanedeydim.

Saat 23.30 civarında Covid testi negatif olduğu haberi geldi ve beni Koroner Yoğun Bakım bölümüne aldılar.

Sabah anjiyo olacaklar listesinde ilk sıradaydım. Ameliyat önlüğünü giydirdiler ve anjiyo bölümüne götürdüler. Sordum: “Ne kadar sürer?”
“Bir sıkıntı yoksa kısa sürer. Bir şey varsa uzar.”

Varmış.
İki tıkalı damar görülmüş. Birisi kullanılabilir durumda olduğu için ona dokunmamışlar. Diğerine balon uygulanıp iki stent takılmış.

Eğitim hastanesinde hasta olmanın farklı bir yanı var. Doktor, öğrencilerini de alıp başınıza dikiliyor; sizin üzerinizden ders anlatıyor.

Bir vizitte genç bir öğrenci bana art arda birkaç soru sordu. Ben de başladım sırayla cevaplamaya: “Bir… şöyle oldu. İki… sonra bu oldu. Üç…”

Hoca öğrenciyi durdurdu. “Bak,” dedi, “görünen o ki hastamız entelektüel bir hasta. Seni anladı ve sorduğun sorulara sırayla cevap veriyor. Ama başka bir hastaya bu üç soruyu birden sorarsan, o da sana ‘he’ dese hangisine evet dediğini nereden bileceksin?” Eğitim hastanelerinin iyi yanı bu. Hem eğitim malzemesi oluyorsunuz hem de başınıza neler geldiğini öğreniyorsunuz.

Sonraki vizitlerden birinde profesör, belirtilerin Cumartesi sabahı başladığını öğrenince dosyama baktı ve yalnızca: “Siz 45 dakika daha geç kalsaydınız…” dedi. Gerisini söylemesine gerek yoktu. Söylediyse de ben duymadım zaten.

Buket’in taburcu olacağı pazartesi de geldi çattı. Kuzenimden rica ettim, yardımcı oldu. O günlerde Facebook’a yazarken kullandığım ifadeyle: Buket taburcu oldu, sırasını bana verdi.


Aradan beş yıl geçti.
O geceyi unuttum mu?
Hayır. Hele o şarkıyı hiç unutmadım.

Şimdi başka bir pencerenin önündeyim. Üstelik yalnız da değilim.
Bu kez Aydın’ın üzerine akşam inmekte.
Telefon yine elimde.

Ne demişti şarkı?
“Bu Havada Gidilmez.”

Eh, madem öyle…
Gitmedik biz de.

Vesselâm.

Mustafa Haluk Saran / 7 Ekim 2026

…

Dipnot: Bu Havada Gidilmez, söz ve müziği Nazan Öncel’e ait bir şarkıdır. Yazıda sözünü ettiğim yorum, Manuş Baba’nın 2018’de yayımlanan Ve Nazan Öncel Şarkıları albümündeki yorumudur.

🎵 Dinlemek için:

“Bu Havada Gidilmez” için 5 yorum

  1. Günaydınn zor ötesi yaşananlar.şimdi anı olarak okuyoruz ancak o iç titremesini iyi bildiğim için etkileyici oldu.hala düşünüyorum. Anılarda kalsın. Güzellikler içinde upuzun yıllar diliyorum ikinize de sevgiler yolladım.

  2. Halil ATİLLA

    Haluk dostum,
    Sana ve Buket hanıma çok geçmiş olsun. Paylaşım için kalemine sağlık.
    Halil ATİLLA

  3. Nihal Saran

    İyi ki gitmemişsiniz💕 Buket’in anjiyo çıkışında Dr benimle konuşmuştu, sana iletmiştim hemen, birşey atlamadan anlatabilmek önemliydi, zor süreçlerdi, bizde aortik anevrizma olayı yaşadığımız için izlerini tüm aile olarak uzun süre yaşadık… Sağlıklı günler dinliyorum…

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Yukarı Çık