Geçtiğimiz günlerde medyada ilginç bir haber dikkatimi çekti. Yunanistan’ın Syros Adası’nda faaliyet gösteren bir hayvan koruma kuruluşu, adadaki kedilerle ilgilenecek gönüllüler arıyormuş. Üstelik seçilen kişilere ücretsiz konaklama da sağlanıyormuş.
Syros…
Bu adı görünce gözlerim parladı.
Aylar önce yazıya döktüğüm ve paylaşmak için uygun zamanı bekleyen bir hikâyem vardı. Demek ki o gün bugünmüş.
Buyurunuz efendim…
***
Bir yaz akşamı…
Bahçede çimler üzerinde masamız, dostlarla oturmuşuz. Üzerinde birkaç meze tabağı, birkaç atıştırmalık. Kadehlerimizden buzların şıkırtısı. Arka fonda böyle dost meclisleri için hazırladığım müzikler sohbetimizi engellemeyecek ses seviyesinde akmakta. Hicaz makamıyla başlamışız, gerisi karışık. Türk müziklerine yer yer Azerbaycan, Yunan, Balkan müzikleri de eşlik ediyor. Sohbet koyulaştıkça sıra buzuki tınılarıyla başlayan, bir Yunan ezgisine geliyor; ritmik, hafif hüzünlü, tatlı bir şarkı: Frangosyriani.
Müziğin ritmi hafiften coşku veriyor ortama. Oysa o bir hüznün müziği. Ben de dayanamayarak, “İster misiniz size bu şarkının hikâyesini anlatayım?” diye soruyorum. Masadan koro halinde “Haydi anlat, anlat!” sesleri yükseliyor. Gülümsüyorum, bir yudum alıp söze giriyorum:
“Şimdi sizi 1930’lara, Ege’nin ortasında inci gibi duran Syros adasına götüreceğim. Böyle bir yaz akşamı limandayız… Balıkçılar kayıklarını çoktan bağlamış, kahvehanelerde tavla şıkırtıları, meyhanelerde rebetiko tınıları, denizden gelen iyot kokusuna karışmış ve girdiğimiz tavernada genç bir adam; Markos Vamvakaris sahnede. Elinde buzuki, gözleri yerde. Hep öyledir o; çalarken seyirciye bakamaz, mahcuptur. Sanki tellere değil de yüreğinin içine bakar çalarken.
İşte, o gece hiç kimsenin farketmediği, birinin hayatını çok derinden etkileyecek bir şey olur. Utangaç Markos ne olduysa, bir anlığına başını kaldırır. Belki bir nefeslik, belki de bir ömürlük bir an… Kalabalığın içinde siyah saçlı, kara gözlü, güzel bir genç kadın takılır gözüne. İşte bütün hikâye, işte bütün şarkı, o bir anlık bakışla başlar…”
Şarkı henüz bitmeden, dostlardan biri sorar:
“Bu şarkının adı ne?”
“Frangosyriani” diyorum.
Bir diğeri söze katılıyor:
“Ne demek o?”
Kadehimi usulca masaya bırakıp başlıyorum anlatmaya:
“Syros adası halkının önemli bir bölümü Katoliktir. Bu yüzden adanın Katolik sakinlerine yüzyıllar boyunca ‘Frango’, yani Frenk denilmiş. ‘Syriani’ de Syroslu demek. Yani kısacası: ‘Syroslu Frenk’…”
Markos’nun aklını başından alan, Syroslu olduğunu düşündüğü ama aslında nereli olduğunu bile asla bilemeyeceği bir güzel kadın…
Adını hiç öğrenemeyeceği, hatırası yalnızca o kapkara gözlerde gizli kalan genç kadın…”
Masadakilere dönüyorum:
“Düşünün dostlar…
Markos bir anlığına o kara gözlerle karşılaşıyor, sonra çarpılmış vaziyette sahneden iniyor. İşte asıl hikâye de ondan sonra başlıyor. Çünkü o bakış, Markos’un içine öyle bir ateş düşürmüş ki artık ada sokaklarında dolaşırken bile aklında hep o kadın var. İster Foinikas’ta arasın, ister Galissas’ta dolaşsın, en ufak bir iz yok, yok. Ne adı belli, ne yeri, ne yurdu…
Ne duyan var ne gören.
Çaresiz bir arayış bu.
Ve işte o çaresizliğin içinde kafasında notalar uçuşmaya başlıyor. Önceleri karmakarışık… Gece yattığında kulağında çınlayan ezgiler, gündüz sahilde yürürken kendi kendine mırıldandığı melodiler…
Bir gün biri geliyor, ertesi gün bir diğeri. Derken bu sesler, bu kırıntılar gün be gün bir düzene oturuyor. Markos’nun kalbindeki yangın, yavaş yavaş tellere dökülüyor.
Ve nihayet, çeşmeden şırıl şırıl billur gibi akan sular misali, bir şarkı oluyor: Frangosyriani.”
Burada kısa bir duraklama olur. Masadakilerin gözleri dalar. Ben de o an şarkının sözlerine geçerim…
Μια φούντωση, μια φλόγα
Mia fountosi, mia flóga
Bir tutku, bir alev…
έχω μέσα στην καρδιά
ého mésa stin kardiá
Kalbimin tam ortasında taşıyorum.
λες και μάγια μου ’χεις κάνει
les ke mágya mu ‘his káni
Sanki bana büyü yapmışsın…
Φραγκοσυριανή γλυκιά
Frangosyriani glikiá
Tatlı Frangosyriani…
“Görüyor musunuz dostlar? İşte Markos’un o anki hâli… Ne dolambaçlı sözler, ne mecaz… Sadece kalbine düşen bir ateşin çıplak ifadesi.”
Θα ’ρθω να σε ανταμώσω
Tha ’rtho na se antamóso
Geleceğim, seninle buluşmaya…
κάτω στην ακρογιαλιά
káto stin akrogialiá
Aşağıda, sahilde
Θα ήθελα να σε χορτάσω
Tha íthela na se hortáso
Seni doyasıya yaşamak isterim…
όλο χάδια και φιλιά
ólo hódia ke filiá
Hep okşayışlar ve öpücüklerle.
“İşte Markos’un hayali artık sahneden taşıyor. Onunla sahilde buluşmak, sarılmak, gülmek… Büyük sözler değil, küçük ama gerçek hayaller.”
Θα σε πάρω να γυρίσω
Tha se páro na gyríso
Seni alıp dolaştıracağım…
Φοίνικα, Παρακοπή
Fínika, Parakopí
Foinikas’ta, Parakopi’de…
Γαλησσά και Ντελαγκράτσια
Galissá ke Delagrátsia
Galissas’ta, Delagratia’da…
κι ας μου ’ρθει συγκοπή
ki as mu ’rthi syngkopí
Bayılsam bile, hiç önemli değil!
“Bakın, aşk öyle vurmuş ki, şöyle diyor: ‘Gerekirse bayılayım ama olsun, yeter ki onunla olayım!’. Syros’un köyleri artık onun aşkının haritası olmuş.”
Στο Πατέλι, στο Νυχώρι
Sto Patéli, sto Nichóri
Pateli’de, Nichori’de…
φίνα στην Αληθινή
fína stin Alithiní
Şahane Alithini’de…
και στο Πισκοπιό ρομάντζα
ke sto Piskopió romántza
Ve Piskopio’da romantik anlarda…
γλυκιά μου Φραγκοσυριανή
glikiá mu Frangosyriani
Tatlı Frangosyriani’m!
“Artık ada baştan başa onun aşkıyla dolmuş. Belki gerçekten dolaştı, belki hiç çıkmadı yollara… Ama şarkısında bütün Syros’u geziyor, gezdiriyor. Şarkı da: ‘Tatlı Frangosyriani’m!’ diye bitiyor. Ne bir isim var, ne de bir yüz…
Sadece o kara gözler.”
…
“Dostlarım, Markos’un sahnedeki mahcubiyeti aslında onun alamet-i farikasıydı. Şarkı söylerken seyirciye bakmazdı, kalbine bakardı. Rebetiko’nun acılarla dolu çizgisi içinde bir istisnadır bu şarkı. Tek bir bakışla doğan saf aşkın ifadesi.”
Bir dostum soruyor:
“Peki sonra? Şarkı hemen ünlü olabildi mi?”
“Hayır dostum,” diyorum. “1930’ların ortasında yazıldı ama sadece bilen bildi. Ta ki 1960’ta Grigoris Bithikotsis yeniden söyleyene kadar. O söyleyince artık bütün Yunanistan’ın şarkısı haline geldi. Aynen bizde ‘Elbet Bir Gün Buluşacağız’ şarkısının Zeki Müren ile ölümsüzleşmesi gibi…”
Bir başka dost araya giriyor:
“Peki ya o siyah gözlü kadın? Hiç öğrenemedi mi bu durumu?”
“İşte işin en dokunaklı yanı da bu… Markos o kadını göremedi bile. Hal böyle olunca ne onun adını öğrenebildi, ne de onunla konuşabildi. Kadın da hiçbir zaman bu şarkının kendisi için yazıldığını bilemedi. Belki de bu şarkıyı hiç duymadı bile.
Görüyorsunuz; bazen bir tek bakış, koca bir ömürlük şarkıya bedel oluyor.”
Kadehlerimiz sessizce birbirine dokundu ve ben hikayeme noktayı koydum:
“Kim bilir dostlar… Belki de o siyah gözlü kadın, yıllar sonra bir tavernada bu şarkıyı dinledi. Ama kendisi için yazıldığı hiç aklından bile geçmedi…”
Mustafa Haluk Saran
17.08.2025 – Monzuno / İtalya
Ek bilgiler:
- Frangosyriani, günümüzde hâlâ Yunanistan’da tavernalarda ve düğünlerde söylenmeye devam eden, rebetikonun en bilinen eserlerinden biridir.
- Rebetiko; 20. yüzyıl başlarında Yunanistan’ın özellikle Pire, Selanik gibi liman kentlerinde doğan; aşk, hüzün, gurbet, yoksulluk ve bazen isyanı dile getiren halk müziği türüdür. Anadolu göçmenlerinin de katkısıyla şekillenmiş, zamanla modern Yunan müziğinin temel taşlarından biri olmuştur.
- Yunancada isimlerin sonundaki ‘s’ harfi atılır, Yorgo olur, Niko olur, Marko olur.
- Şarkıyı bestecisinin sesinden burayı tıklayarak dinleyebilirsiniz.
- Şarkıyı meşhur eden Grigoris Bithikotsis’in sesinden burayı tıklayarak dinleyebilirsiniz
- Günümüz taverna uyarlamasını da Grek dansı eşliğinde Babis Tsertos’dan izlmek için burayı yıklayarak dinleyebilirsiniz.

Pazar gününe güzel bir hikayeyle başladım. Hemde müzikli. Sanatınıza sağlık.