Liseye yeni başladığım yıllardı. 15-16 yaşlarında bir delikanlıydım. O yıllarda yaşıtlarımdan biraz farklıydım.
Bilime ve teknolojiye meraklı; kendi dünyasında yaşayan, biraz içine kapanık, sessiz bir gençtim. Çok konuşmazdım. İnsanlarla ilişki başlatmakta zorlanırdım. İlk adımı atmak yerine, çoğu zaman karşıdan gelmesini beklerdim. Ama bir kez arkadaş olduktan sonra da kolay kolay kopmaz, can dostu olurdum.
Arkadaşlarım vardı elbette.
Yine de kalabalığın içindeyken bile biraz kenarda dururdum. Herkesin güldüğüne gülmez, herkesin konuştuğunu konuşmazdım.
Bu hâlim, özellikle kendini güçlü göstermeye çalışan bazı çocuklar için beni kolay bir hedef hâline getirirdi.
Ergenlik yılları…
Herkesin kendini ispat etmeye çalıştığı; yüksek sesin, laf sokmanın, sataşmanın “güç” sayıldığı zamanlar…
Bir gün yine bir grup gençle bahçe duvarına oturmuştuk. Ortama az sohbet, bol gürültü hâkimdi. Biraz zıpırlık, biraz hoyratlık, biraz da alışıldık ergen şamatası…
En çok sataşılan kişi yine bendim.
Çok ses çıkarmadığım için…
Karşılık vermediğim için…
Belki de farklı olduğum sezildiği için…
O gün önce her zamanki gibi sustum. Sonra içimde bir şeyler yer değiştirdi. Öfke değildi bu. Kırgınlık da değildi. Daha çok, “artık yeter” diyen sakin bir duruştu. Kalabalığın ortasında, beklenmedik bir anda: “Durun,” dedim. “Bir şey soracağım.”
Sesim yüksek değildi ama netti.
Gürültü bir anda azaldı. Kimi alaycı alaycı gülümsedi. Kimi yine büyük bir şevkle dalga geçilecek bir şey söylememi bekledi.
Sorumu sordum:
“Zaman nedir?”
Bir anda sessizlik oldu.
Ama gerçek bir sessizlik…
Az önce birbirinin lafını kesen çocuklar sustu. Kimse gülmedi. Kimse konuşmadı. Kimse cevap veremedi.
O anı bugün bile çok net hatırlıyorum. Sanki bahçedeki bütün gürültü çekilmiş, bir yerlere sinmişti. Sanki o duvarın üstünde birkaç saniyeliğine zaman gerçekten durmuştu.
Sormuştum ama aslında ben de cevabı bilmiyordum. Yine de şunu hissetmiştim: Oradaki herkes, belki de hayatında ilk kez böyle bir soruyla karşılaşmış ve birkaç saniyeliğine de olsa gerçekten düşünmek zorunda kalmıştı.
O günden sonra bana eskisi gibi sataşamadılar.
Belki cevap bulamadıkları için…
Belki de o küçücük sorunun beklenmedik ağırlığı yüzünden…
Ben de yavaş yavaş onlardan uzaklaştım.
Sessizce…
Ama o soru hep benimle kaldı.
Yıllarca…
Okudukça, öğrendikçe, yaş aldıkça yeniden karşıma çıktı:
Bilimde…
Felsefede…
Psikolojide…
Mistik metinlerde…
Yalnız gecelerde…
Sessiz yürüyüşlerde…
Eski fotoğraflara bakarken…
Bir dostu kaybettikten sonra…
Takvim yaprakları hızlanmaya başladığında…
Zaman…
Herkesin içinde yaşadığı, çok iyi tanıdığını sandığı ama bir türlü tam olarak tanımlayamadığı o büyük sır…
Zaman Herkes İçin Aynı mı?
Kolumuzdaki saate baktığımızda saati, dakikayı, saniyeyi; hatta takvimi görürüz.
Dünya üzerinde milyarlarca insan için bir dakika altmış saniyedir. İbreler aynı yönde döner. Takvim yaprakları aynı sırayla düşer. Ama insanın yaşadığı zaman, hiçbir zaman sadece saatin gösterdiği zaman değildir.
Hastane kapısında beklenen on dakika ile sevilen bir insanla geçirilen iki saatin aynı uzunlukta hissedilmediğini hepimiz biliriz.
Beklerken ağırlaşan, korkarken hızlanan, üzgünken uzayan, mutluyken kısalan şeyin adıdır zaman.
Çocukluğumu düşündüğümde bunu daha iyi anlıyorum.
Okul bitmeyecek gibi gelirdi; yaz tatili ise başlamasıyla bitmesi bir olmuş gibi geçerdi. Bayrama birkaç gün kalması bile aylar sürermiş gibi hissedilirdi. Son derste duvar saati sanki inadına yavaş ilerlerdi.
Şimdi ise bir Pazartesi sabahı uyanıyor, bir bakmışız Cuma olmuş. Daha geçen yeni yılı kutlamışız gibi hissederken, takvim yine yıl sonunu gösterir olmuş.
Galiba yaş aldıkça zaman hızlanmıyor; biz, onun içinden daha hızlı geçmeye başlıyoruz.
Çocukken zamanın daha uzun görünmesinin sebebi, belki de hayata ilk kez dokunuyor olmamızdı.
İlk arkadaşlık…
İlk hayal kırıklığı…
İlk bisiklet…
İlk aşk…
İlk kayıp…
Çocuk zihni her şeyi ilk kez yaşadığı için zamanı çok daha geniş hissediyordu.
Yaş ilerledikçe günler birbirine benzemeye başlıyor. İnsan da farkında olmadan zamanı saatle değil; anıların ve yaşanmışlıkların yoğunluğuyla ölçtüğünü anlıyor.
Çocuklukta Uzun, Yaşlılıkta Kısa
Çocuklukta zaman bambaşka akıyordu.
Henüz gelmemiş bir yaz tatili çok uzak, neredeyse ömrün yarısı kadar uzun sanılırdı. Tatili beklerken geçmek bilmeyen son birkaç gün, insanın sabrını sınardı. Okullar kapanınca ise önümüzde sonsuz bir hayat varmış gibi hissederdik.
Sabah çıkıp hava kararana kadar sokakta oynanan günler…
Bitmek bilmeyen öğle sıcakları…
Akşam ezanıyla eve dönüşler…
Hepsi bugün olduğundan çok daha uzun görünürdü.
Şimdi düşünüyorum da; o yıllarda saatler gerçekten daha mı yavaştı?
Sanmıyorum.
Galiba çocukken hayatın kendisi daha büyüktü. Her şey yeniydi çünkü. Bir ağacı uzun uzun seyredebilirdik. Bir karınca ile dakikalarca uğraşabilirdik. Yeni alınan bir oyuncağın heyecanı günlerce sürerdi.
Zamanın içinde yaşamıyorduk sanki.
Zaman bizim etrafımızda genişliyordu.
Yaş ilerledikçe hayat başka bir ritme kavuşuyor. Sabah oluyor; işler, telefonlar, haberler, koşturmalar derken akşam geliyor. Sonra haftalar, aylar, yıllar birbirine ekleniyor.
Bir noktadan sonra insan ürkerek fark ediyor ki eskiden önümüzde duran zaman, artık arkamızda birikmeye başlamış.
Belki de zamanın hızlanmasının sebebi yalnızca yaş almak değil; hayret etme duygusunu yavaş yavaş kaybetmemizdir.
Çünkü zaman en çok, insanın ilk kez yaşadığı şeylerde hissediliyor.
Teknoloji Zaman Kazandırdı mı?
Benim çocukluğumda ve ilk gençlik yıllarımda hayat bugünkü kadar hızlı değildi.
Bir mektubun gelmesi günler sürerdi. Şehirlerarası telefon görüşmelerinde saatlerce hat bağlanmasını beklemek gerekirdi. Bir fotoğraf çekildikten sonra nasıl çıktığını görmek için filmin banyodan çıkması beklenirdi.
İnsanlar birbirine ulaşmak için gerçekten çaba harcardı. Bir arkadaşınızı evde bulamazsanız, gerçekten bulamazdınız. Bir yere giderken adres tarif edilir, bazen yanlış sokaklara girilir, yine de yol bulunurdu. “Konum at” diye bir şey yoktu.
Gariptir; o yıllarda zaman daha yavaş akıyor gibiydi ama insanlar bugünkü kadar “zamanım yok” demezdi.
Şimdi ise her şey birkaç saniyede oluyor. Bir mesaj dünyanın öbür ucuna anında gidiyor. Bir bilgiye birkaç dokunuşla ulaşıyoruz. Bankalar, alışverişler, toplantılar, hatta dost sohbetleri bile ekranların içine sığmış durumda.
Teknoloji bize büyük bir hız kazandırdı. Yine de bazen kendi kendime şunu sormadan edemiyorum: “Madem her şeyi hızlandırdık, neden artık hiçbir şeye vaktimiz yetmiyor?”
Belki de sorun zamanın azalması değil, dikkatin dağılmasıdır.
Çünkü modern insan artık aynı anda her yerde olmaya çalışıyor. Bir yandan mesajlara bakıyor, bir yandan haber akışını takip ediyor, bir yandan video izliyor; öte yandan da yaşadığı gerçek anı kaçırıyor.
Eskiden insanlar vakit geçirirdi. Şimdi ise çoğu zaman içerik tüketiyor.
Modern çağın en büyük yorgunluklarından biri de belki burada saklı: Zaman hızlandı ama ruhlarımız aynı hıza yetişemedi.
Zaman Öldürmek
Bazı cümleleri yıllarca fark etmeden kullanıyoruz:
“Biraz zaman öldürelim…”
“Biraz vakit geçsin…”
“Can sıkıntısından oyalanıyorum…”
Oysa düşününce ne kadar tuhaf sözler bunlar.
Çünkü zaman öldürülebilecek bir şey değildir. O her durumda akmaya devam eder.
Durmadan…
Yavaşlamadan…
Üstelik acımadan…
Eksilen şey zaman değil, ömrümüzdür.
Kim bilir; yaşımız ilerledikçe belki de bu yüzden bazı şeylere daha farklı bakmaya başlıyoruz.
Saatlerce süren anlamsız tartışmalar…
Hiçbir yere varmayan öfkeler…
Sırf alışkanlıktan sürdürülen ilişkiler…
Amaçsızca tüketilen saatler…
Bir noktadan sonra hayatın sanıldığı kadar uzun olmadığını fark ediyoruz.
Gençken zaman sonsuzmuş gibi davranıyoruz. Fırsatlar hep olacakmış, her şeye vakit bulunacakmış, ertelenen ne varsa bir gün mutlaka yetişilecekmiş gibi…
Ama yıllar geçtikçe içimizde sessiz bir gerçek büyüyor: Bir gün gerçekten vakit kalmayabilir.
Belki de bu yüzden yaş aldıkça insan; daha sakin sofraları, gerçek dostlukları, sessiz akşamları ve anlamlı sohbetleri daha çok sevmeye başlıyor. Çünkü zamanın değeri bir noktadan sonra para gibi ölçülmüyor. İnsan, ömründen harcadığını hissetmeye başlıyor.
Huzurlu bir hayatın sırlarından biri de belki burada: Zamanı öldürmeye çalışmak yerine, ona anlam katabilmekte.
Saatler Neyi Ölçüyor?
Saatler her yerde. Duvarlarda, komodinlerin üstünde, cebimizdeki telefonun ekranında, kolumuzda…
Kimisi sessiz, kimisi ‘tik tak tik tak’, kimisi ‘ding doong’ eder. Biz de onların zamanı ölçtüklerini düşünürüz.
Ama yaş aldıkça saatlere bakışımız değişiyor. Eskiden yalnızca “saat kaç?” diye bakılan o yuvarlak camın içinde, bir süre sonra başka şeyler de görünmeye başlıyor: Geçmiş…
Takvim yaprakları bunun en sessiz şahitleridir mesela.
Çocukken bir yıl bitmek bilmezdi. Şimdi ise insan, daha alışamadığı bir yılın takvimini kaldırıp yenisini asıyor.
Doğum günleri de değişiyor zamanla. Eskiden heyecandı. Şimdi ise pastadaki mumlara değil, geçen yıllara bakar olduk.
Hele eski fotoğraflar…
Bir çekmeceden çıkan sararmış bir kare, insanı onlarca yıl geriye götürebiliyor.
Şimdi eksikliğini hissettiğimiz, bir zamanlar kalabalık olan sofralar…
Birlikte gülünüp konuşulan insanlar…
Kimi başka şehirlerde…
Kimi başka hayatlarda…
Kimi artık bu dünyada bile değil…
Bazı evler boşalıyor zamanla. Bir zamanlar çocuk sesleriyle dolu odalar sessizleşiyor. Kapılar daha az çalıyor. Bayram kalabalıkları küçülüyor.
Fark ediyoruz ki zaman yalnızca ilerlemiyor. Aynı zamanda eksiltiyor da…
Saatler bunu söylemez elbette. Onlar görevini yapar. Saniyeleri sayar. Dakikaları gösterir.
Ama insan bazen saate baktığında yalnızca zamanı görmez. Geçip giden yaşamı da hisseder.
Belki zaman; insanın ömrünü fark etme biçimidir.
Belki de Zaman…
Yıllar boyunca “Zaman nedir?” sorusuna çok farklı cevaplar verildi.
Bilim onu ölçmeye çalıştı.
Felsefe anlamlandırmaya…
Dinler ve mistik öğretiler başka kapılardan bakmaya…
Ben ise uzun yıllar boyunca zamanı daha çok yaşayarak anlamaya çalıştım.
Bugün, bütün yaşanmışlıklarımın ardından kendi içimde zamanı şöyle tarif ediyorum:
“Zaman; yerine konması, geri döndürülmesi, yenilenmesi, satın alınması mümkün olmayan; herkese eşit verilmiş gibi görünen ama herkesin içinde bambaşka akan değerli bir fırsat ve büyük bir öğretmendir.”
Beklerken çok yavaş, korku anında çok hızlı, kederliyken çok uzun, sevinçliyken çok kısa geçen şeyin adıdır zaman.
İnsan yaş aldıkça şunu daha iyi anlıyor: Hayattaki en pahalı harcama, farkına varmadan tüketilen zamandır.
Bu yüzden ömür; yalnızca nefes alıp verilen bir süreç değil, aynı zamanda zamanı neye dönüştürdüğümüzün hikâyesidir.
Bir dostluğa…
Bir hatıraya…
Bir iyiliğe…
Bir bilgiye…
Bir çocuğun hayatında bırakılan küçük bir ize…
Belki de zaman; insanın ömrünü fark etme biçimidir.
Zaman akıp gitmiyor aslında…
Biz içinden geçiyoruz.
Kalın sağlıcakla,
Mustafa Haluk Saran


Sevgili Saran
Zaman ile ilgilimyaxınıxı keyiglenpkudumnce bir ileri yaş olarak beni z aç manda yolculuğa çıkardınız ve gittim çocukluğuma .. ne kadar akıcı bir di ile düşündürdünüz beni .. teşekkürler .. sevgi ve sağlıkla ..