Değerli Dostlarım;
Bugün sizlerle paylaşacağım yazı, bugüne kadar paylaştıklarımdan biraz farklı…
Gününüze bu kez keyif değil, biraz hüzün katacağım. Kimi yazılar insanları, dostlukları, yaşanmışlıkları ve geride kalan hatıraları unutmamak için paylaşılır. Bu yazı da öyle bir yazı.
Bugün, oğullarımın çok sevdiği, aynı zamanda Evren’imin TED Ankara Koleji’nden sınıf arkadaşı ve can dostu Cansu’nun aramızdan ayrılışının yıl dönümü.
Cansu’muzu da Evren’imizi de sevgi, özlem ve rahmetle anıyorum. Evren’in yıllar önce yazdığı “İki Beyaz Tavşan” başlıklı yazısını tek bir kelimesine, noktasına ve virgülüne dokunmadan paylaşıyorum.
Mekânlarınız cennet, ruhlarınız şad olsun. Daima kalbimizde yaşayacaksınız.

İki Beyaz Tavşan
Üç sene önce olimposta hiç hatırlamadığım bir gece geçirdim, cebimde ne telefonum ne de cüzdanım vardı ama bir şekilde kendimi Ankara’ya götürmeyi başardım. Aslında bu da ilginç bir hikâye, ama şimdi bunu anlatmayacağım. Belki başka bir zaman paylaşırım. Anlatacağım şey bu olaydan bir süre sonra Ankara’da oldu.
Kennedy Yokuşu’nda Cansu ile oturuyorduk. Cansu benim en yakın arkadaşım; o sırada birbirimizi en az sekiz yıldır tanıyorduk. Bana bir bira ısmarlamıştı. Birayı yudumlarken ona anlatmak istediğim çok şey olduğunu söylüyordum ama bir türlü dinlemiyordu.
Üç aydır görüşmüyorduk çünkü bir sevgilisi vardı ve sürekli onunla vakit geçirdiği için konuşma fırsatımız bile olmamıştı ve ben de son ay sürekli yoldaydım. Otostopla Fethiye’ye gitmiştim, Akdeniz’de bir süre dolaşmıştım, sonunda kendimi Olimpos’ta bulmuş ve orada yaptığım ufak bir hata yüzünden delirmiştim. O geceden önce deliler çok ilgimi çekerdi, ama delirmenin iyi bir şey olmadığını görecektim.
Cansu’ya anlatmak istiyordum başıma gelenleri; bunları anlayabilecek tek kişi oydu. Ama Cansu o gece bir partiye davetliydi ve oraya o sırada aşık olduğu adamla gidecekti. O adam iki yıldır Cansu’yu peşinden koşturuyordu ve ben buna dayanamıyordum; artık “bırak, gidip ağzına sıçayım” dedim ama beni durdurdu. Onun üzülmesi beni üzüyordu çünkü kardeşim gibiydi. Lisede tanışmıştık ve birçok ilkimizi beraber yaşamıştık. O zamanlar her gün erkenden kalkıp bana sandviç hazırlardı, okulda aç kalmayayım diye, ve evinden çıkar, bizim eve gelir, beni uyandırıp okula götürmek için odamın camına taş atardı. Evden kaçtığımda onlarda kalırdım; o da evden kaçtığında bizde kalırdı; ikimiz de kaçmışsak ve eğer kalacak bir yer bulamamışsak beraber sokakta yatardık. İki beyaz tavşandık ve sadece birbirimizi takip ederdik.
İşte o yokuşta oturuyorduk, onun elinde bardan alıp çıktığı neskafe vardı benim elimde de bira. “Seninle konuşmak istiyorum” diye bağırıyordum o da “niye bağırıyorsun bana!” diyordu, “bu gece o partiye gideceğim” dedi “Siktir git” diye bağırdım tekrar “Her şey bu gece olmak zorunda değil Evren!” dedi sertçe ve kalktı gitti ben de arkasından “geber” diye haykırdım. Çok sinirlenmiştim. Bu halde sokakta durmaya devam edersem kesin birileriyle kavga edeceğimi biliyordum; kalkıp eve gittim.
O sırada ailemle yaşıyordum ama aslında pek onlarla sayılmazdım çünkü evden bir kere çıkıp haftalarca geri gitmiyordum, döndüğüm zamanlarda ise zaten kafam iyi oluyordu ve kendimi odama kapatıyordum. Aslında o sıralarda hiç ayık değildim, üç buçuk sene boyunca ayık olduğumu hatırlamıyorum. İnsan o haldeyken gerçeği de öyle sanıyor ve herkesin de kendi gibi olduğunu düşünüyor. Öyle olmadığını anladım.
Eve gittiğimde nedense ateşim çıktı ama hasta değildim, yine de kendimi yatağa attım ve tavanı izlemeye başladım. Büyük ihtimalle kafamdaki sesler konuşuyorlardı ama ne dediklerini hatırlamıyorum şu an. Dayanamadım Cansu’yu aradım, “bebeğim ben hastalanıyormuşum o yüzden huysuzmuşum özür dilerim” dedim o da “ben de zaten yarın sular durulur diye düşünüyordum, sen dinlen bu gece, ben yarın size gelirim sabahtan” dedi ben de “tamam, seni seviyorum” dedim ve telefonu kapattım.
O gece bir rüya gördüm. Bir arkadaşımın evindeydim, salondaki yatakta sırtüstü yatıyordum, nefes alamıyordum, bana suni teneffüs yapıyorlardı; ben de “bana dokunmayın, ben hastayım, size de bulaşır” diyordum ama ağzımı oynatamadığım için bunu onlar duymuyorlardı. Kan ter içinde uyandım, derin, derin soludum ve geri yattım.
Ertesi sabah kalktığımda daha o rüyanın etkisinden çıkamamıştım ve zaten delirmiş olduğum için kendi kendime konuşarak volta atıyordum odanın ortasında.
Cansu’yu aradım, telefonu kapalıydı. Uzun aralıklarla birkaç kez daha aradım çünkü “gece çok eğlendiyse hâlâ uyuyordur” diye düşünüyordum; bir türlü ulaşmayı başaramadım. Saat beş olmuştu ve ben de evini aradım sonunda. Cansu’nun sesine benzeyen bir ses “alo” dedi ben de “bebeğim ne yapıyorsun, sabahtan beri seni bekliyorum” dedim ses “kimi aradın?” diye sordu “ben Evren, Cansu’yu aradım” dedim ve ses “Cansu öldü” dedi.
Kalktım evine gittim, kapı açıktı, içeri girdim ve mutfağa geçtim annesinin ağlamaktan gözleri küçülmüştü, yeni kesilmişti gözyaşları ama beni görünce tekrar hıçkırarak ağlamaya başladı. Sarıldım annesine; ben de ağlamaya çalıştım, olmadı. Ne olduğunun farkındaydım ama gerçek gibi gelmiyordu; hiçbir şey hissetmiyordum. Karşısına oturdum Özcan Teyze’nin ve ellerini tuttum. Bir kadın benim için “Ne kadar da Cansu’ya benziyor” dedi yanındaki başka bir kadına. Başkaları Özcan Teyze’nin dikkatini dağıtmaya çalışıyorlardı ama tabii ki başarılı olamıyorlardı, olamazlardı.
Telefon çaldı. “Evren açsın” dedi Özcan Teyze. Açtım, arayan Doğuydu “Evren, sen misin?” diye sordu “Evet” dedim “Doğru mu ağbi?” dedi “Evet” dedim “tamam” dedi ve telefonu kapattı.Herkesi arayıp ne olduğunu söyledim. Sonraki gün Cansu’yu toprağa verdik. Çağıl ile kol kola yürüyorduk. “Bebeğimi gömdüler” dedim, alt dudağım titrerken…
Cansu öldü. Ben bu yüzden iki kişilik yaşıyorum.
Sikeyim bu hayatı.
Evren Saran
