26 Ağustos 2026’da Nepal’de yaşanan büyük sel felaketinin internette yayılan görüntülerini sanırım çoğunuz görmüşsünüzdür. Himalayalar’da kopan devasa buz, kaya ve toprak kütlesinin vadilere doğru harekete geçmesiyle başlayan felaket, önüne suyu, çamuru, kayaları ve ne bulduysa katıp zıvanadan çıkmışçasına aşağıya doğru aktı. Yerleşim yerlerini, yolları, köprüleri silip süpürdü; binlerce insanı birkaç dakika içinde büyük bir felaketin ortasında bıraktı. (1) (2)
Bu satırları yazarken kesin bilanço hâlâ belli değildi. 10 Eylül tarihli resmî açıklamaya göre 1.377 kişinin cansız bedenine ulaşılmış, 5.130 kişi ise hâlâ kayıptı. Aralarında yalnızca Nepalliler değil, başka ülkelerden insanlar da var. (1)
İnsanın böyle görüntüler karşısında söyleyebileceği fazla bir şey yok aslında. Hayatını kaybedenlere rahmet, yakınlarına sabır; yaralılara ve kurtarılanlara geçmiş olsun dilemekten başka…
Nepal halkının ve felaketten etkilenen herkesin acısını paylaşıyorum.
Nepal Kime Ne Yaptı?
Felaketin ardından sosyal medyada konuyla ilgili çok sayıda video ve fotoğraf paylaşıldı. Yorumların büyük bölümü acıyı paylaşan, başsağlığı ve geçmiş olsun dileklerini ileten mesajlardı. Ancak kimi yorumlarda karşıma çıkan ifadeler beni büyük bir şaşkınlığa düşürdü. Birisi “Allah’ın adaleti, mazlumlara yapılan zulmün bedeli” yazmış. Bir başkası: “Mazlumlara zulmedenler her türlü felaketle kahruperişan olsunlar ki insanlar huzur bulsun.” Bir diğeri daha kısa ve kesin: “Kün fe yekûn. Allah ‘Ol’ der, olur.”
Konuya ilişkin birçok paylaşımın altında “Müslümanlara ettikleri eziyetin cezasını çekiyorlar.” benzeri yorumlar gördüğümü hatırlıyorum.
Bir an durdum, düşündüm: Nepal kime ne yaptı?
Belki benim bilmediğim bir şey vardı. Araştırdım. Nepal nüfusunun büyük çoğunluğu Hindu imiş. Budistler, Müslümanlar, Hıristiyanlar ve başka inançlardan insanlar da yaşıyormuş bu ülkede. Ülke anayasal olarak laikmiş. Elbette orada da dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi zaman zaman dinler arasında gerginlikler ve münferit çatışmalar yaşanmış olabilir. Ama Nepal’in yaşadığı bu korkunç felaketi “Müslümanlara yapılan zulmün cezası” diye açıklayabilecek sistematik bir zulüm hikâyesine rastlamadım. (3) (4) (5)
Belki yorum sahipleri Nepal’i Myanmar’la karıştırmıştı. Belki Hindistan’daki Hindu-Müslüman çatışmalarıyla… Belki de Keşmir meselesi.
Pakistan, Bangladeş, Myanmar, Nepal; haritada birbirine yakın bütün o ülkeler zihinlerinde birbirine karışmıştı.
Bilmiyorum.
Kafa yordukça fark ettim ki asıl mesele Nepal veya bir başka ülke değil. Öyle bir yorum yazabilmek için Nepal hakkında pek bir şey bilmelerine ihtiyaç yok. Orada yaşayan insanların hangi dine inandığını bilmeye de gerek yok. Hatta sel sularına kapılan çocuğun, evini kaybeden kadının, ailesini arayan adamın kim olduğunu bilmeye de…
Bir tek şeyi bilmeleri yetiyordu: “Onlar bizden değiller.”
İşte asıl takıldığım yer burası oldu.
İnsan, hiç tanımadığı, nasıl yaşadığını bilmediği, hatta hangi dine inandığından bile haberi olmadığı başka insanların başına gelen bir felaketi nasıl bu kadar kolaylıkla “hak edilmiş bir ceza” olarak görebiliyor? Bunun cevabını ararken önce şu küçük ama çok güçlü iki kelimeye bakmak gerekiyor: “Bizler” ve “Onlar.”
“Biz” Olmak İçin İki Ressam Yetiyor
İnsanız. Bir yerlere ait olma ihtiyacı duyarız. Bir aileye, bir mahalleye, bir ülkeye, bir inanca, bir siyasi görüşe, bir futbol takımına…
Hatta bazen bir markaya. “Ben Mercedes’ciyim”, “Ben Android’ciyim”, “Ben Apple’cıyım” dediğimiz anda bile farkında olmadan küçük bir “biz” kurmaya başlıyoruz.
Bunda kötü bir şey yok.
Tam tersine, aidiyet duygusu insanı yalnızlıktan çıkarıyor; dayanışma, güven ve birlikte hareket etme imkânı sağlıyor. İnsan zaten binlerce yıldır gruplar halinde yaşayan toplumsal bir canlı.
Ama işin ilginç tarafı şu:
Bir “biz” oluşturabilmek için sanıldığı kadar önemli ortaklıklara bile ihtiyaç yok. 1970’lerde Polonya doğumlu sosyal psikolog Henri Tajfel ve arkadaşları bunu anlamak için bugün “minimal grup deneyleri” olarak bilinen bir dizi çalışma yaptılar. (6)
Deneylerin birinde çocuklara bazı tablolar gösterildi ve hangilerini tercih ettikleri soruldu. Daha sonra çocuklara, tercihlerine göre ressam Paul Klee’yi sevenler ve Wassily Kandinsky’yi sevenler şeklinde gruplara ayrıldıkları söylendi.
Bir düşünün…
Ne aynı milletten olmak, ne aynı dine inanmak, ne ortak bir tarih, ne siyasi görüş, ne de uğruna kavga edilecek herhangi bir çıkar…
Sadece iki ressam.
Üstelik çocuklar gruplarındaki diğer kişileri tanımıyorlardı bile.
Sonra kendilerinden isimlerini bilmedikleri diğer katılımcılar arasında para veya puan dağıtmaları istendi ve tuhaf bir şey oldu. Çocuklar, kendi gruplarından olduğunu bildikleri kişileri kayırmaya başladılar. “Klee’ciler” Klee’cilere, “Kandinsky’ciler” Kandinsky’cilere biraz daha cömert davranıyordu. Ortada gerçek bir rekabet ya da geçmişten gelen bir kavga bile yoktu. Kimse kimseye bir kötülük yapmamıştı.
Ama artık iki kelime vardı: Bizimkiler ve ötekiler.
Tajfel’in deneyleri elbette insan davranışının bütününü açıklayan sihirli bir anahtar değildi. Ama bize çok rahatsız edici bir şeyi gösterdi: İnsan zihninin dünyayı gruplara ayırmaya son derece yatkın olduğunu. Bazen bunun için bir bayrak, bir din veya yüzlerce yıllık tarih gerekiyor. Bazen de iki ressam yetiyor.
“Biz” duygusunun kendisi kötü bir şey değil. Sorun, kendi “biz”imizi değerli görebilmek için “onlar”ı daha az değerli görmeye başladığımızda ortaya çıkıyor. Asıl tehlike, bireyin gözümüzde yavaş yavaş kaybolup “onlardan biri”ne dönüşmesiyle başlıyor. (7)
Biz Çeşit Çeşidiz, Onlar Hep Aynı
“Onlar.”
Ne kadar kullanışlı bir kelime aslında.
Tek tek isimleri öğrenmek zorunda değilsiniz. Ne düşündüklerini, nasıl yaşadıklarını, aralarındaki farklılıkları bilmeniz gerekmiyor. Hepsini aynı kutuya koyuyorsunuz, işte oldu size: “Onlar.”
İşin garibi, bunu yaptığımızın çoğu zaman farkında bile olmuyoruz. Kendi grubumuza baktığımızda milyonlarca farklı insan görürüz. Bizim tarafta iyi insanlar da vardır, kötü insanlar da vardır. Akıllısı, aptalı, dürüstü, sahtekârı, fanatiği, ılımlısı…
Hatta içimizden biri çok saçma bir şey yaptığında hemen “Canım, bir kişinin yaptığı herkese mal edilemez” diye itiraz ederiz. Doğru. Edilemez.
Fakat karşı tarafa baktığımızda aynı cömertliği göstermekte biraz zorlanırız.
Bir kişi yanlış yapar: “Bunlar hep böyle zaten.”
Bir siyasetçi saçmalar: “Bunların zihniyeti bu işte.”
Bir göçmen suç işler: “Bunların hepsi tehlikeli.”
Bir taraftar olay çıkarır: “O takımın taraftarlarının alayı holigan.”
Kendi grubumuzdaki insanları tek tek görürken, karşı grubu giderek tek bir insanmış gibi görmeye başlarız. Sosyal psikolojide bunun da bir adı var: Dış grup homojenliği etkisi. Günlük Türkçesi daha güzel: “Biz çeşit çeşitiz, onlar hep aynı be ya.” (7)
“Onlar”ı birbirine benzetmeye başladıktan sonra ikinci adım daha kolay gelir: onlara niyet yüklemek:
“Bizi sevmiyorlar.”
“Bizden nefret ediyorlar.”
“Bizim değerlerimizi yok etmek istiyorlar.”
“Ülkemizi bölmek istiyorlar.”
“Dinimize saldırıyorlar.”
“Hayat tarzımızı ortadan kaldırmak istiyorlar.”
Elbette bunların bazıları doğru olabilir. Dünyada birbirine düşman gruplar da var, saldırgan siyasi hareketler de, dini veya etnik nefreti açıkça savunan insanlar da.
Sorun, bunu araştırmadan bütün bir gruba yaymaya başladığımızda ortaya çıkıyor. Üstelik araştırmalar insanların karşı grubun kendilerinden ne kadar nefret ettiğini çoğu zaman olduğundan fazla tahmin edebildiğini gösteriyor. (8)
Böylece ilginç bir döngü oluşuyor. Onların bizden nefret ettiğini düşünüyor, bu yüzden onlara karşı daha sert davranıyoruz. Onlar da bizim sertliğimizi görünce bize karşı sertleşiyorlar. Biz de bunu görünce: “Gördünüz mü? Ben size bunların bizden nefret ettiğini söylemiştim.” diyoruz. Kendi kehanetimizi kendimiz gerçekleştirmeye başlıyoruz. Bir süre sonra artık karşı taraftaki insanın gerçekten ne düşündüğünün pek önemi kalmıyor. Çünkü kafamızdaki “onlar”, gerçek insanlardan daha gerçek hale geliyor. Üstelik sosyal medyanın bu konuda çok özel bir yeteneği var. Eskiden mahallenizde bir kişinin söylediği saçmalık, kahvedeki üç beş kişi arasında kalırdı. Bugün dünyanın öbür ucundaki bir kişinin söylediği en uç, en aptalca, en saldırgan cümle birkaç saat içinde önünüze düşebiliyor. Üstelik çoğu zaman başlığı da hazır: “İşte bunların gerçek yüzü!”
Milyonlarca insanın arasından en uç örneği seçiyor, sonra onu bütün grubun fotoğrafı hâline getiriyoruz. Bir kişinin söylediği saçmalık ait olduğu bütün gruba mal ediliyor; bir siyasi taraftarın sözü milyonlarca seçmeni, bir yabancının işlediği suç bütün yabancıları temsil etmeye başlıyor.
Böylece artık karşımızda milyonlarca farklı insan değil, bir tek “Onlar” var oluyor. Bu da bize zihinsel bir rahatlama sağlıyor, ama bunun da bir bedeli var. Karşımızdaki insanı bir gruba dönüştürdüğümüzde onun adı yavaş yavaş kayboluyor. Ardından hikâyesi kayboluyor. Sonra yüzü ve en sonunda da acısı.
İşte mesele burada ciddi hâle geliyor. Bir insanın acısını görebilmek başka şey, “onlardan birinin” acısını görmek başka.
Şimdi yeniden Nepal’e dönelim.
Merhametin Sınırı
Bir sel gelmiş; evleri, yolları, köprüleri ve insanları önüne katmış. Bir anne çocuğunu arıyor, bir çocuk ailesini kaybetmiş, bir adam birkaç dakika önce evi olan yerde şimdi çamur, taş ve enkaz görüyor. Hiçbirinin dini, milliyeti, siyasi görüşü görüntülerden anlaşılmıyor. Zaten sel de “hangi dindensin?”, “Milliyetin ne?”, “Bizden misin, onlardan mı?” diye sormamış.
Ama biz sorabiliyoruz. Hatta bazen cevabı bile beklemeden “Allah’ın adaleti”, “Müslümanlara yaptıklarının cezası” diye hüküm verebiliyoruz.
İşte burada mesele artık cehaletin de ötesine geçiyor. Karşısındaki insanın kim olduğunu bilmeden onun bu acıyı hak ettiğini düşünmeye başlıyor. Oysa empati dediğimiz şeyin en basit hali, başka bir insanın acısını kendi acımız olmasa bile anlayabilmek.
Fakat sosyal psikoloji araştırmaları bunun da sandığımız kadar tarafsız çalışmadığını gösteriyor. İnsanlar genellikle kendi grubundan gördükleri kişilerin acısına karşı daha güçlü empati gösterebilirken, karşı tarafı “onlar” olarak algıladıklarında aynı acının yarattığı his azalabiliyor. (9)
Bazı ağır çatışma ortamlarında iş daha da ileri gidebiliyor. Kimi insanlar karşı grubun başına gelen kötülüğe üzülmek bir yana, sevinebiliyor bile. İşte sosyal medyada gördüğümüz: “İyi olmuş”, “Allah’ın sopası yok”, “Beter olsunlar”, “Eden bulur” gibi yorumlar tam da bu aşamada ortaya çıkabiliyor. İlginçtir ki bu davranış herhangi bir inanç grubuna özgü değil. Bir savaşta karşı taraftan askerlerin öldürüldüğünü duyunca sevinenleri de görebiliyoruz. Kendimizi sevmediğimiz bir siyasi partinin başına kötü bir şey geldiğinde içten içe keyiflenirken de bulabiliyoruz. Hele bir de rakip takım ağır bir yenilgi aldıysa – burada can kaybı olmadığı için biraz daha gönül rahatlığıyla – kahkahalar bile atanları görmek mümkün. (9) (12)
Ölçekler ve ahlaki ağırlıklar aynı değil elbette, ama zihnin kullandığı iki küçük düğme var: Bizimkiler / Onlar. Bu düğmeler çoğu zaman merhametin sesini kısabiliyor.
Din söz konusu olduğunda ortaya daha dikkat çekici bir çelişki çıkıyor. Çünkü bildiğim kadarıyla dünyanın büyük dinlerinin hemen hepsinde merhamet, şefkat, yardım, bağışlama gibi kavramların önemli bir yeri var. İslam’da da öyle. Allah’ın en çok tekrarlanan sıfatlarından ikisi Rahmân ve Rahîm. İslam geleneğinde birçok işe “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla” başlanıyor.
Böyle bir merhamet öğretisiyle ‘Beter olsunlar’ cümlesi nasıl yan yana gelebiliyor?
Bence burada din ile dini kimlik arasında önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Dinî öğretilerde merhamet, şefkat ve insanlık vurgusu olmasına rağmen, dinî aidiyet bir grup kimliğine dönüştüğünde “biz/onlar” ayrımı da devreye girebiliyor.
İşte o anda dinin merhamet öğretisi ile grubun aidiyet duygusu karşı karşıya gelebiliyor ve bazen maalesef aidiyet kazanabiliyor. (10)
Aslında bu durum dinin kendisinden çok insan hakkında bir şeyler söylüyor.
Çünkü insan zihni aynı şeyi din dışında; milliyet, ideoloji, siyasi parti, etnik kimlik, hatta bazen bilim üzerinden de yapabiliyor. Yani sorun yalnızca neye inandığımız değil. İnandığımız şeyi “biz” ile “onlar” arasına duvar örmek için kullanıp kullanmadığımız.
Ancak Nepal’deki yorumlarda bunun da ötesinde bir şey vardı. “Bunlardan hoşlanmıyorum.” denmiyordu. “Bunlar yanlış düşünüyor.” da denmiyordu. Çok daha büyük bir hüküm veriliyordu: “Allah onları cezalandırdı”.
İşte burada insan yalnızca kendi tarafını seçmekle kalmıyor, bir adım daha atıyor, Allah’ı da kendi tarafına yazıyor.
Allah’ı da Kendi Tarafına Yazmak
“Allah onları cezalandırdı.”
Bu cümle üzerinde biraz durmak gerekiyor. Çünkü “Ben onların yaptığını yanlış buluyorum” demek başka şey, “Ben onlardan hoşlanmıyorum” demek başka.
“Allah onları cezalandırdı” demek ise bambaşka bir şey.
İlk ikisinde kendi düşüncemizi söylüyoruz. Üçüncüsünde ise yalnızca felaketin nedenini açıklamıyoruz. Allah’ın niyetini de bildiğimizi iddia ediyoruz. Üstelik elimizde bunu gösterecek hiçbir bilgi olmadan.
Nepal’de sel olmuş. Demek ki Allah onları cezalandırmış.
Neden?
“Müslümanlara zulmetmişler.”
Peki, gerçekten etmişler mi?
Bilmiyoruz.
Mantığın normal akış sırası şöyle olması gerekirken: Suç -> Hüküm -> Ceza
garip biçimde tersine dönüyor: Felaket -> Ceza -> öyleyse bir suç işlemiş olmalılar.
Yani önce suç bulunup ceza açıklanmıyor. Önce ceza ilan edilip, ardından cezayı haklı çıkaracak bir suç aranıyor.
Psikolojide buna yakın bir kavram var: “Adil dünya inancı”.
İnsan dünyanın bütünüyle rastlantısal, kontrol edilemez ve bazen de korkunç derecede adaletsiz olabileceği fikrinden pek hoşlanmıyor. İyi insanların başına kötü şeyler gelebileceğini kabul etmek kolay değil. Çünkü kabul edersek, rahatsız edici bir ihtimalle karşılaşıyoruz: Aynı şey bizim de başımıza gelebilir. Hiçbir suçumuz olmadan, hiçbir anlamlı sebep olmadan bir deprem, bir sel, bir hastalık, bir trafik kazası.
Bu belirsizlik insanı ürkütüyor. Dünyanın adil olduğuna inanmak ise şöyle bir güven veriyor: “Ben iyi olursam kötü şeyler benim başıma gelmez.”
Ama bunun da karanlık bir tarafı var. Başkasının başına kötü bir şey geldiğinde bu kez zihnimiz soruyor: “Acaba ne yaptı?”
Böylece felaketin kurbanını farkında olmadan sanık sandalyesine oturtabiliyoruz. (11)
Bu düşüncenin dini bir dille birleştiği yerde ise iş daha da kolaylaşıyor: “Allah’ın sopası yok”, “Eden bulur”, “İlahi adalet”.
Bazen gerçekten böyle olduğuna inanabiliriz de. İnanç laboratuvarda ölçülen bir şey değil. Ama “Allah dilerse her şeyi yapabilir” demekle, belirli bir felaket karşısında: “Allah bunu o insanlara, şunu yaptıkları için gönderdi.” demek arasında çok büyük bir fark var. Birincisi inançtır, ikincisi Allah’ın niyetine dair kesin bir sebep bildirmektir.
Üstelik burada başka bir sorun daha çıkıyor. Böyle bir yorum karşısında bazı sorular cevapsız kalıyor: Sular yalnızca zulmedenlerin evlerine mi girdi? Çocukları, yaşlıları ayırdı mı? O ülkedeki Müslümanları pas mı geçti?
Gözlediğimiz ise felaketin önüne çıkan insanları kimliklerine göre ayırmaması.
İşte “ilahi ceza” açıklaması burada kendi içinde de zorlanmaya başlıyor. Çünkü cezalandırıldığı söylenen grubun içinde bizim ölçülerimize göre tamamen masum insanlar da var. Hatta “mazlum” dediğimiz insanlar bile olabilir.
Burada bir psikolojik rahatlama mekanizması da devreye giriyor olabilir. “Ben onlardan nefret ediyorum” demek insanın kendi öfkesiyle yüzleşmesini gerektiriyor. Fakat “Allah onları cezalandırıyor” dediğinde kişi, kendi öfkesini ilahi bir hükümle desteklemiş oluyor. Böylece kin ya da intikam duygusu kişisel bir tepki olmaktan çıkıp “ilahi adaletin tecellisi” olarak görülebiliyor, o zihne rahatlık verebiliyor.
Şundan daha güçlü bir “biz” kurmak bence mümkün değil:
“Biz haklıyız. Onlar haksız. Üstelik Allah da bizim tarafımızda.”
Tam da burada biraz durmamız gerekiyor. Çünkü buraya kadar yazıyı okurken muhtemelen çoğumuzun kafasında başka bir “onlar” grubu oluşmaya başladı bile: “Ne kadar cahil insanlar…”, “Nasıl böyle düşünebiliyorlar?”, “İşte fanatizm böyle bir şey”.
Doğrusunu isterseniz, benim de aklımdan geçti. Sonra kendime şu soruyu sordum:
“Yahû, ben şu anda ne yapıyorum?”
Onları “Cahiller” diye bir kutuya koyduğumuz anda, biz de masa üzerine “Biz” ve “Onlar” yazan iki yeni tabela açmış olmuyor muyuz?
Peki Ya Biz?
Cevabı uzaklarda aramaya gerek yok. Hepimiz yapıyoruz; hem de gayet güzelinden.
Düz Dünya görüşünü savunanlar var. Bir de Dünya’nın küresel olduğunu savunanlar. İkinci görüş bilimsel kanıtlarla destekleniyor.
Bir başka örneğimiz de chemtrail meselesi.
Gökyüzünde uçakların arkasında oluşan beyaz izleri gizlice püskürtülen kimyasallar olarak yorumlayanlar da var. Onların karşısında bunların büyük ölçüde atmosfer koşullarına bağlı yoğunlaşma izleri, yani contrail olduğunu söyleyenler de.
Bir süre sonra atmosfer fiziği yine aradan çekiliyor. Bir tarafta: “Gökyüzüne ne püskürttüklerini göremeyen uyuyanlar”, öbür tarafta: “Buluttan nem kapan komplo delileri”.
Artık kimse su buharını konuşmuyor. Birbirini konuşuyor.
Siyasette de durum pek farklı değil. İnsanlar karşı partilerin seçmenlerini zaman zaman çeşitli benzetmelerle, küçümseyici sıfatlarla veya kolaycı etiketlerle anabiliyor. Böylece tartışma bir süre sonra hangi düşüncenin doğru ya da yanlış olduğundan çıkıp karşı taraftaki insanın kimliğine yöneliyor. Fikirler tartışılacağına, insanlar sınıflandırılmaya başlanıyor. İşin ilginç tarafı, karşıt grupların her biri kendisini çoğu zaman daha akıllı, daha ahlaklı veya daha bilinçli olarak görüyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün; günlük hayatın hemen her alanında benzer kamplaşmalar var.
Ama burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor:
Bu grupların savunduğu görüşler eşit derecede doğru olmak zorunda değil.
Dünya’nın küresel olması ile düz olması arasında ortayı bulup: “Her iki tarafın da haklı olduğu noktalar var.” diyemeyiz. Dünya küreseldir.
Bilimsel bir iddianın güçlü kanıtları varsa, kanıtı olmayan başka bir iddiayla sırf iki farklı görüş oldukları için eşit ağırlığa sahip olamaz.
Yanlış bilgiye yanlış diyebilmeliyiz. Saçma bir iddiaya da gerektiğinde saçma diyebilmeliyiz.
Aksi halde düşünce özgürlüğü adına gerçeğin kendisini kaybederiz.
Fakat bir düşüncenin yanlış olması, o düşünceye inanan insanın insanlığını azaltmaz.
Bir düşünceyi reddetmek başka şeydir, o düşünceye inanan insanı reddetmek başka.
“Chemtrail iddiasının bilimsel kanıtı yok.” bir eleştiridir, “Chemtrail’e inananlar aptaldır.” ise bir insan grubuna verilmiş hükümdür.
“Bu yorumun dayanağını göremiyorum.” bir eleştiridir, “Bu gruptakiler zaten hep böyledir.” ise bir insan grubuna verilmiş hükümdür.
“Bu siyasi karar yanlıştır.” demek başka, “Bunlara oy veren herkes akılsızdır.” demek başka.
Muhtemelen “Bizler / Onlar” tuzağından bütünüyle kurtulmamız mümkün değil. Çünkü hepimizin kimliği var. Benim de. Ailem var. Ülkem var. İnandığım şeyler var. Doğru olduğunu düşündüğüm fikirler var. Yanlış bulduğum fikirler de.
Mesele bunlardan vazgeçmek değil.
Asıl mesele, karşımdaki insanı hangi kutuya koyarsam koyayım, kutunun içinden hâlâ bir insan görebilmekte.
Çünkü “onlar” dediğimiz anda karşımızdaki insanın fikrini eleştirmekten vazgeçip kendisini yargılamaya başlıyoruz. Biraz daha ileri gidince aşağılıyor, acısını önemsemiyor; yeterince ileri gidersek başına gelen felakete bile sevinebiliyoruz. Tam da Nepal’deki o yorumlarda olduğu gibi.
Demek ki mesele yalnızca onların meselesi değilmiş. Hepimizin meselesi imiş.
Görünen o ki “bizler / onlar” çizgisinin en tehlikeli tarafı, çizgiyi hep karşı tarafın çektiğini sanmamızdır. Oysa kalem zaman zaman bizim de elimizde.
Yeniden İnsan
Dönelim başladığımız yere; Nepal’e.
Dağlardan kopup gelen buz, kaya, çamur ve su kütlesinin önünden kaçmaya çalışan insanlara…
Videolardan birini açın, o görüntülerden birini durdurun. Ekranda tek bir insan olsun.
Adını bilmiyoruz.
Hindu mu, Budist mi, Müslüman mı bilmiyoruz. Belki Hıristiyan. Belki hiçbir dine inanmıyor.
Hangi siyasi görüşü benimsediğini bilmiyoruz. Kime oy verdiğini bilmiyoruz.
Bizim ülkemiz hakkında ne düşündüğünü de.
Belki bizim doğru bildiğimiz pek çok şeyi yanlış buluyor.
Belki bizim saçma bulduğumuz şeylere inanıyor.
Belki iyi bir insan.
Belki de değil.
Bilmiyoruz.
Ama bir şeyi biliyoruz: O korkuyor.
Canını kurtarmaya çalışıyor.
Belki birkaç dakika önce evini kaybetti.
Belki annesini arıyor. Belki çocuğunu.
Belki de biraz sonra kendisini arayan başka birileri olacak.
Şimdi bu görüntü karşısında bütün o büyük kutuların ne kadar anlamsızlaştığını fark ettiniz mi?
O Hindu, Müslüman, Budist, sağcı, solcu; bizden ya da onlardan biri olabilir. Ama bunların hiçbiri o anda bir insanın elinden tutup çekmekten daha önemli değil.
İşte bütün mesele bu…
“Biz” demekten vazgeçemeyiz; vazgeçmemiz de gerekmiyor. Ailemiz, ülkemiz, kültürümüz, inancımız… İnsan biraz da aidiyetleriyle insandır.
Ama kendi “biz”imizi sevebilmek için mutlaka bir “onlar”a ihtiyacımız var mı?
Kendi inancımızı değerli bulabilmek için başka birinin inancını küçümsemek zorunda mıyız?
Ve en önemlisi, bir insanın acısına üzülmeden önce kimlik kartına bakmak gerekiyor mu?
Sanmıyorum.
İşte medeniyet dediğimiz şey burada başlıyor.
Karşımızdaki insan bizim gibi düşündüğü için değil, bizim gibi inandığı için değil, bizim ülkemizden olduğu için değil, bizim tarafa oy verdiği için değil, sadece insan olduğu için onun acısını önemseyebilmekte.
Yazının başında Nepal’deki felaket görüntülerinin altına yazılmış birkaç yorumdan yola çıktık. “Allah’ın adaleti…”, “Müslümanlara yaptıklarının cezası…” yorumlarını gördük.
Sonra uzun bir yolda dolaştık ve sonunda yine aynı görüntünün karşısındayız. Bunca yoldan sonra ben artık o insanın hangi taraftan olduğunu merak etmiyorum.
Çünkü sel sormadı. Dağ sormadı. Çamur sormadı. Ölüm sormadı.
Ölüm bile sormamışken, bize ne oluyor da soruyoruz?
Böyle anlarda dünyada sadece iki grup kalır: acı çekenler ve onların acısını görebilenler.
İşte “merhamet” dediğimiz şey de tam olarak budur:
“Bizden mi?” diye sormadan elini tutabilmek.
Kalın sağlıcakla
Mustafa Haluk Saran
13.09.2026 / Aydın
Kaynaklar
1. Nepal Ministry of Foreign Affairs, “Daily Situation Update on Bhote Koshi River Floods – 10 September 2026.” https://www.mofa.gov.np/content/1883/daily-update-10-september-2026/
2. U.S. Geological Survey (USGS), “2026 Nepal Debris Avalanche and Flash Flood.” https://www.usgs.gov/programs/landslide-hazards/science/2026-nepal-debris-avalanche-and-flash-flood
3. Nepal National Statistics Office, Religion in Nepal — National Population and Housing Census 2021. https://censusnepal.cbs.gov.np/results/files/result-folder/Religion%20in%20Nepal.pdf
4. Nepal Law Commission, Constitution of Nepal, özellikle Madde 4 (State of Nepal). https://lawcommission.gov.np/content/13437/
5. U.S. Commission on International Religious Freedom (USCIRF), “Religious Freedom Conditions in Nepal,” 17 Ağustos 2023. https://www.uscirf.gov/publications/religious-freedom-conditions-nepal
6. Tajfel, H., Billig, M. G., Bundy, R. P. & Flament, C. (1971), “Social Categorization and Intergroup Behaviour,” European Journal of Social Psychology, 1, 149–178. https://doi.org/10.1002/ejsp.2420010202
7. Hewstone, M., Rubin, M. & Willis, H. (2002), “Intergroup Bias,” Annual Review of Psychology, 53, 575–604. https://doi.org/10.1146/annurev.psych.53.100901.135109
8. Lees, J. & Cikara, M. (2020), “Inaccurate group meta-perceptions drive negative out-group attributions in competitive contexts,” Nature Human Behaviour, 4, 279–286. https://doi.org/10.1038/s41562-019-0766-4
9. Hasson, Y. ve ark. (2022), “Using performance art to promote intergroup prosociality by cultivating the belief that empathy is unlimited,” Nature Communications, 13, 7786. https://www.nature.com/articles/s41467-022-35235-z
10. Köbrich, J. & Hoffmann, L. (2023), “What do we know about religion and interreligious peace? A review of the quantitative literature,” Politics and Religion, 16(4), 708–732. https://doi.org/10.1017/S1755048323000238
11. Rawlings, C. M., Cook, E. V., Hasenour, K., Maloney, E. K. & Smith-Lovin, L. (2024), “Are Victims Virtuous or Vilified? The Stories We Tell Ourselves (and Each Other),” Annual Review of Sociology, 50, 129–147. https://doi.org/10.1146/annurev-soc-030222-032739
12. Cikara, M. & Fiske, S. T. (2013), “Their pain, our pleasure: stereotype content and schadenfreude,” Annals of the New York Academy of Sciences, 1299, 52–59. https://doi.org/10.1111/nyas.12179
