Bir Çocuk, Üç Öğretmen
Eski Ankara Bağlarından Okul Sıralarına
1955 yılında Ankara’da dünyaya geldim. Çocukluğumun ilk yılları, Abidin Paşa Köşkü yakınlarındaki bağların arasında geçti.
Bugünün Ankara’sını bilenler için o günlerin Abidin Paşa’sını hayal etmek pek kolay olmayabilir. Bağlar, bahçeler, toprak yollar, kuyulardan çekilen soğuk sular, birbirine yakın evlerde yaşayan akrabalar, komşular…
Biz de dedemle kardeşinin yaptıkları sevimli, eski Ankara evlerinden birinde oturuyorduk.
Saran büyük ailesinin ilk torunuydum. Dolayısıyla el bebek gül bebek büyütülmüş, herkesin sevgisi ve ilgisinden fazlasını almış bir çocuktum.
1961 yılında ilkokula başladım. Okulumuz Abidin Paşa İlkokulu’ydu. Teyze kızım Gülgün (rahmetli) ile aynı sınıfa yazılmıştık. Sırada yan yana oturuyor, okula birlikte gidip geliyorduk.
O zamanlar yollar şimdiki gibi asfalt değildi. Özellikle kış aylarında çamurdan geçilmezdi. Annem sabahları bizi sıkı sıkı giydirir, ayaklarımıza da dizlerimize kadar uzanan çizmelerimizi geçirirdi. Biz de çamurlu yollardan okulun yolunu tutardık.
Ben biraz dağınık olduğum için Gülgün benim defterlerimi, kitaplarımı da toplar, taşırdı. Sonra da beni anneme şikâyet ederdi. Anlaşılan, ailede ilk torun olmanın ayrıcalıklarını okul yolunda da sürdürüyormuşum!
İlk öğretmenim Saadet Hanım’dı. Sevecen, anlayışlı, çocuklara yaklaşmasını bilen bir öğretmendi. Okulumuzun başöğretmeni ise Can Bey’di. Yuvarlak yüzlü, hep gülümseyen, babacan, yaşça diğer öğretmenlerden büyük bir adam olarak hatırlıyorum.
Okulumu seviyordum. Öğretmenimi seviyordum. Öğrenmeyi de seviyordum. Üstelik merakım yalnızca okulda öğrendiklerimle sınırlı değildi.
Babam, çok sevdiği mesleği gereği elektronikle yakından ilgilenirdi. Evimizde kullandığımız radyoyu, buzdolabımızı kendisi yapmıştı. Hatta Almanya’dan getirdiği malzemelerle bir de teyp yapmıştı. Ben de onun başına dikilir, çalışmalarını büyük bir merakla izlerdim. Babam bu ilgimi fark etmiş olmalı ki bir gün çeşitli elektronik parçaları bir araya getirmeme yardımcı olmuş, bana basit bir radyo yaptırmıştı.
Henüz elektriğin, elektromanyetik dalgaların ne olduğunu bilmiyordum ama birtakım parçaların doğru biçimde birleştirildiğinde çalışan cihazlara dönüşmesi beni büyülüyordu.
Dışarıdaki dünya da en az evimizdeki elektronik parçalar kadar ilginçti. Özellikle gökyüzünde olup bitenler…
John Glenn’in Uzay Yolculuğu
1960’lı yılların başında Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasında büyük bir uzay yarışı yaşanıyordu. Sovyetler ilk yapay uydu Sputnik’i uzaya göndermiş, Yuri Gagarin de Dünya çevresinde dolaşan ilk insan olmuştu.
Amerikalılar da bu yarışta geri kalmamaya çalışıyordu. 20 Şubat 1962’de John Glenn, Friendship 7 adlı kapsülle Dünya çevresinde üç tur atarak yörünge uçuşu gerçekleştiren ilk Amerikalı oldu.
Ben ise o sırada ilkokul birinci sınıftaydım ve evimize gelen gazetelerdeki uzay haberlerini büyük bir ilgiyle takip ediyordum. Okumayı henüz yeni öğrenmiştim. Haberleri heceleye heceleye, bazen yüksek sesle okuyordum.
John Glenn’in yolculuğu bana olağanüstü gelmişti, çok etkilenmiştim.
Düşünsenize… Bir insan küçücük bir kapsülün içinde, devasa bir roketin ucunda uzaya çıkıyor, Dünya’nın çevresinde dolaşıyor, sonra da yeniden yeryüzüne dönüyordu. Üstelik dönüş sırasında kapsülün çevresinde korkunç bir sıcaklık oluşuyordu.
Halıya yüzüstü uzanıp ayaklarımı da dizden havaya doğru kıvırıp gazetelerdeki resimlere uzun uzun bakıyordum. Adeta ben de o anda olayların içine ışınlanmış gibi oluyordum. Sonunda yalnızca okuyup hayaller kurmakla yetinmeyip bu yolculuğu resmetmeye karar verdim. Resim defterimi ve boya kalemlerimi aldım. Yine halıya yüzüstü uzandım. Önce roketin fırlatılışını çizdim. Sonra kapsülün ayrılışını, Dünya çevresindeki yolculuğunu, atmosfere girişini ve paraşütle inişini… Hatta atmosfere giriş sırasında kapsülün çevresini alevlerle doldurdum. Bir de astronotun ağzından çıkan konuşma baloncuğu ekledim: “Vay canına! Sanki ateşten bir top içindeyim!” Gazetelerde böyle okuduğumu hatırlıyorum. O sözler çocuk hayal gücümü öylesine etkilemiş ki aradan geçen bunca yıla rağmen hâlâ aklımda.
Resmimi tamamlayınca ertesi gün okula götürüp öğretmenime gösterdim. Öğretmenim resmi görünce gözleri fal taşı gibi açıldı, heyecanlandı, defterimi aldığı gibi hızla sınıftan çıktı. Bir süre sonra geri döndü ve “Başöğretmenimiz seni görmek istiyor” diyerek elimden tuttuğu gibi beni onun odasına götürdü. Neler olduğunu anlayamamış, çok şaşırmıştım. Acaba yanlış bir şey mi yapmıştım?
Can Bey resmime baktı, başımı okşadı, umut verici güzel sözler söyledi. Ardından da ertesi gün annemin okula gelmesini istedi.
Eyvah!
Altı yaşındaki bir çocuk için başöğretmenin annesini çağırması pek hayra alamet sayılmazdı o sıralar!
Ertesi gün annemle birlikte okula geldik. Meğer öğretmenlerim çizdiğim resmi o yaşta bir çocuk için olağanüstü bulmuş, çok beğenmişler. Can Bey annemi tebrik etti. Benimle özel olarak ilgilenilmesi, yeteneklerimin desteklenmesi gerektiğini anlattı.
Ben ise neden bu kadar heyecanlandıklarını pek anlayamamıştım. Sonuçta yalnızca ilgimi çeken bir olayı resmetmiştim.
O günden sonra okulda bana gösterilen ilgi daha da arttı. İlkokul hayatım gerçekten güzel başlamıştı. Keşke o resim defterim bugün hâlâ elimde olsaydı…
Ne yazık ki bu güzel dönem yalnızca iki yıl sürdü.
Kavaklıdere İlkokulu ve Mendebur M.
1963 yılında Abidin Paşa’daki evimizden ayrılıp Küçükesat’a taşındık. Babamın inşaattan girdiği apartman tamamlanmıştı. Yeni evimiz bugün Kennedy Caddesi olarak bilinen, o zamanki adıyla Boylu Sokak’taydı.
Taşınmamızla birlikte okulum da değişti haliyle. Abidin Paşa İlkokulu’ndan ayrılarak Kavaklıdere İlkokulu’na nakledildim. Üçüncü sınıfa başlayacaktım. Kız kardeşim de ilkokula ilk adımını o yıl atacaktı. Okulların açıldığı gün annem ikimizi de elimizden tutarak okulumuza götürdü. Kavaklıdere İlkokulu’nun taş bir ana binası, bir de bahçenin öte yanında, baraka içinde sınıflar bulunuyordu.
Annem önce kardeşimi ana binadaki sınıfına götürdü. Öğretmeniyle tanıştırdı, teslim etti. Sonra sıra bana geldi. Ama benim sınıfım ana binada değildi. Barakadaydı.
Eski okulumdan ayrılmanın üzüntüsü henüz geçmemişken, yeni okulda barakaya gönderilmek moralimi iyice bozmuştu. Sanki çalışkan öğrenciler taş binaya, tembeller barakaya gider gibi bir his takılmıştı içime.
Sınıfımız barakanın sol ucundaydı.
Annemle içeri girdik. Karşımızda yaşlı, sert bakışlı bir kadın duruyordu. Annem nakil olduğumu anlattı. Öğretmen bana en arkadaki sıralardan birini gösterdi, sert bir ses tonuyla “Git oraya otur!” dedi.
İlk karşılaşmamız maalesef böyle oldu. Ne bir hoş geldin ne bir kimsin… Adını elbette hatırlıyorum ama burada anmak istemiyorum. İnsan sevmediği kişilerin isimlerini zamanla unutabiliyor. Benim hafızam ise bu konuda pek yardımcı olmamış! Bu nedenle kendisinden yalnızca “M.” diye söz edeceğim. Gerçi benim gözümde çoktan “Mendebur M.” olmuştu bile!
Sınıfta dört beş öğrenciyi gözüne kestirmiş, derslerde çoğunlukla onlarla ilgileniyor, sorularını onlara yöneltiyor, onların cevaplarını dinliyordu. Biz diğerleri ise sanki sınıfın “ikinci sınıf” öğrencileriydik.
Bir sorunun cevabını bildiğimde parmak kaldırırdım ama bana söz vermezdi. Parmak kaldırmadığımda ise birden soruyu bana yöneltir, cevabı bilemediğimde de azar işitirdim. Bir süre sonra parmak kaldırmaktan da vazgeçtim. Çünkü ne yaparsam yapayım yanlış yapıyormuşum gibi hissediyordum artık.
Abidin Paşa İlkokulu’nda öğretmenimin sevgisini kazanmış, yaptığım resimle başöğretmenin takdirini görmüş, öğrenmeye hevesli bir çocuktum. Şimdi ise sınıfın en arka sırasında oturan, mümkün olduğunca dikkat çekmemeye çalışan bir öğrenciye dönüşüyordum.
Okula gitmek istemiyordum. Ders çalışmak içimden gelmiyordu. Kendime güvenim giderek azalıyordu. Üstelik bu durum yalnızca birkaç hafta veya birkaç ay sürmedi. Üçüncü sınıftan dördüncü sınıfın bir bölümüne kadar devam etti.
Şimdi, yetmiş yaşını geçmiş bir yetişkin olarak o günleri düşündüğümde, bir öğretmenin küçücük bir çocuğun dünyasını nasıl olumsuz etkileyebileceğini çok daha iyi anlıyorum.
Evde sevgi ve ilgiyle büyütülen, meraklı, hareketli bir çocuk, okulda giderek sessizleşmiş, içine kapanmıştı.
Bugün geriye dönüp baktığımda, Mendebur M. ile geçirdiğim o bir buçuk yılı eğitim hayatımın ilk ciddi travması olarak görüyorum. Üstelik o yaşlarda bunun ne olduğunu anlayabilecek durumda değildim. Bildiğim tek şey, eskiden severek gittiğim okulda artık kendimi mutsuz, yetersiz ve güvensiz hissettiğimdi.
Şunu özellikle belirtmek istiyorum: Sınıf arkadaşlarımla hiçbir sorunum yoktu. Sorun öğretmenimle aramdaki ilişkideydi ve bunun etkileri, ne yazık ki ilkokulla sınırlı kalmadı. Özgüvenimde açılan yaranın izlerini lise yıllarımın sonuna kadar taşıdım.
Neyse ki bir gün hanımefendi emekliye ayrıldı ve sınıfımıza başka bir öğretmen geldi.
Refik Öğretmen
Yeni öğretmenimizin adı Refik’ti.
İlk gün sınıfa girdiğinde hepimizi tek tek tanımaya çalıştı. İsimlerimizi sordu. Bizimle konuştu. Sakin, saygılı, anlayışlı bir insandı. Öğrencileri arasında ayrım yapmıyordu.
Bir soruyu doğru cevaplayanı takdir ediyor, yanlış cevaplayanı azarlamak yerine doğru cevabı açıklıyordu. Üstelik bunu yalnızca o öğrenciye değil, bütün sınıfa anlatıyordu.
Bugün bakınca son derece doğal görünen bu davranışlar, o zamanlar benim için çok şaşırtıcıydı. Çünkü uzun zamandır maruz kaldığım öğretmen davranışı bu değildi.
Refik Öğretmen benim çekingenliğimi fark etmiş olmalı ki beni sık sık konuşturmaya, derslere katılmamı sağlamaya çalışıyordu. Bir gün ders çıkışında sınıfta beklememi istedi. Öğrenciler dağıldıktan sonra benimle kısa bir süre konuştu. Neler söylediğini bugün hatırlamıyorum ama annemi ertesi gün okula çağırmamı istediğini çok iyi hatırlıyorum. Yine korktum. Acaba yine ne yapmıştım?
Annem okula geldiğinde Refik Öğretmen onunla uzun uzun konuşmuş. Evde bir sorun olup olmadığını, annemle babamın ayrı yaşayıp yaşamadıklarını, aile içinde beni etkileyebilecek bir problem bulunup bulunmadığını sormuş.
Annem böyle bir sorunumuz olmadığını anlatmış. Gerçekten de yoktu.
Bunun üzerine Refik Öğretmen annemi epeyce sorgulamış, içinde bulunduğum durumun nedenini anlamaya çalışmış. Ve bulmuş. Sorun evde değil, okuldaymış. Daha doğrusu önceki öğretmenimle yaşadıklarımda.
Refik Öğretmen bana diğer öğrencilerden farklı davranmadı. Ama kendime güvenimi yeniden kazanabilmem için gösterdiği özeni her fırsatta hissediyordum. Beni teşvik ediyor, cesaretlendiriyordu. Doğru cevap verdiğimde takdir ediyor, yanlış cevap verdiğimde azarlamıyor, aşağılamıyordu. Sabırla, küçük küçük adımlarla bu güveni yeniden kazanmama yardımcı oldu.
Elbette bir buçuk yılda oluşan güvensizliğin birkaç ayda tamamen ortadan kalkması mümkün değildi. Ama en azından artık öğretmenimden korkmuyordum.
Yeniden öğrenmeye, soru sormaya, sınıfta var olmaya başlamıştım. İlkokulun beşinci sınıfını da Refik Öğretmenim ile tamamladım.
Bugün geriye dönüp baktığımda Saadet Öğretmen’le Refik Öğretmen’in hayatımdaki yerlerini çok daha iyi görebiliyorum. Biri bana okulu sevdirmişti. Diğeri ise okuldan tamamen kopmamı engellemişti.
Peki ya Refik Öğretmenim de ilgisiz biri olsaydı… Daha da kötüsü, kendisinden önceki öğretmen gibi davransaydı? Bunu düşünmek bile istemiyorum.
Yıllar Sonra Gelen Son Ders
İlkokulu bitirdim.
Gazi Osman Paşa Ortaokulu ile devam ettim. Ardından Ankara Atatürk Lisesi ile orta öğrenimimi tamamladım. Sonunda Karadeniz Teknik Üniversitesi’ne girdim.
Üniversitenin ikinci sınıfındaydım. Ankara’ya bir gelişimde, evimizin yakınlarında Refik Öğretmen’le karşılaştık. Aradan yıllar geçmişti ama birbirimizi hemen tanıdık, gülerek selamlaştık, sarıldım, elini öptüm. O da benim hâlimi hatırımı sordu. Ne yaptığımı, nerede okuduğumu merak etti. Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği okuduğumu söyledim. Çok sevindi. Adeta gurur duyduğunu hissettim.
Sonra hiç beklemediğim bir şey söyledi: “Demek babanı geçtin. Tebrik ederim!”
Çok şaşırdım. Bu söz bana sanki ayağım sert bir taşa takılmış da düşecekmişim gibi geldi. Babamı geçmek de ne demek? Babamla bir yarış içinde değildim ki…
Şaşkınlığımı fark etmiş olmalı ki açıklamaya başladı:
Her kuşağın kendisinden önceki kuşaktan daha ileri gitmesi gerektiğini anlattı. Bir evlat, anne babasının ulaştığı yerin en az bir adım ötesine geçebilmeliydi. Sonraki kuşak da onun ötesine…
Bir ülkenin gelişmesinin, ilerlemesinin yollarından biri buydu.
O gün Refik Öğretmen bana son bir ders daha verdi. Üstelik artık onun öğrencisi bile değilken.
O karşılaşmadan sonra kendisini bir daha görmedim.
Bugün, aradan geçen bunca yılın ardından, ilkokul öğretmenlerimi düşündüğümde üç ayrı insan, üç ayrı yaklaşım canlanıyor kafamda. Bir öğretmenim öğrenmenin ne kadar güzel olduğunu gösterdi. Bir başkası, bir çocuğun kendine güvenini ne kadar kolay yitirebileceğini bana yaşattı. Üçüncüsü ise kaybedilen güvenin sabırla, anlayışla ve sevgiyle yeniden kazanılabileceğini öğretti.
Benim ilkokul hayatım da işte böyle geçti. Üç öğretmen, beş yıl ve bugün bile unutamadığım sayısız ders. “Ders” derken, kastettiğim matematik, Türkçe veya hayat bilgisi dersleri değil. Bazılarını öğretmenlerim bilerek verdi. Bazılarını ise verdiklerinin farkında bile olmadılar muhtemelen.
Şimdi düşünüyorum da öğretmenler öğrencilerinin hayatında nasıl izler bıraktıklarını acaba ne kadar biliyorlar?
Öğretmenlerimin bıraktığı izleri şu yaşımda bile taşıyorum. Saadet Öğretmenimi ve Refik Öğretmenimi sevgiyle, minnetle anıyorum. Hayattalarsa sağlık ve huzur, aramızdan ayrıldılarsa Allah’tan rahmetler diliyorum.
Elbette eğitim hayatım boyunca üzerimde emeği olan bütün değerli öğretmenlerimi de katıyorum bu güzel dileklerime, istisnasız…
İnsanlar çoğunlukla okulda öğrendiklerini unutur ama kendilerine nasıl davranıldığını kolay kolay unutamaz.

İlkokul birinci sınıfımız.
Ortada, bize öğrenmeyi sevdiren sevgili Saadet Öğretmenim ve başöğretmenimiz, güler yüzlü, babacan Can Bey…
Önden ikinci sırada, sağdan dördüncü benim. Hemen yanımdaki beşinci, kuzenim Gülgün. Sağdan birinci ise eğitim hayatımda ilk ve en samimi arkadaşım Fatih Kılıç.
Aradan altmış beş yıl geçti. Kim bilir, bu fotoğraftaki çocukların her biri nerelerde, nasıl hayatlar yaşadı…
Bir fotoğraf, onlarca çocuk, sayısız hikâye…
Kalın sağlıcakla.
Mustafa Haluk Saran – 6.11.2026

Haluk Bey merhaba! Yazınızı zevkle okudum.Özellikle öğretmen gözüyle daha da ilgimi çekti.Çok teşekkürler.
Yüreğine sağlık. İçimi ısıtan düşündüren güzel anı yazısı okudum.teşekkürl
er
Yaşdaşlarınızdan biri olarak, yazınızı bir solukta ve zevkle okudum. Ben de bir müddet acı ve tatlı anılarıyla o günleri yaşadım sanki. Kaleminize sağlık, teşekkürler.